Ekonomistlerimize krizsiz piyasalar, yükseliş trendli borsalar, stabil pariteler, bol likiditeler,
İnşaat şirketlerimize yeni projeler ve bol kazançlar,
Trabzonspor’a da şampiyonluk
getirmesini diliyorum...
Gezilerim, Fotoğraflarım, Hikayelerim, Sinema, Müzik, Yaşam ve biraz da Trabzon.. kısaca Tüm Eserlerim...
Trabzonspor’lu futboluclara da buradan çağrıda bulunuyorum, formalarının altına Italy 2016 logosu olan tişört giysinler, gol attıkları zamanda formalarını açıp göstersinler. Tribünlerde de Italy 2016 logosu açılabilir...
Ve malesef eski Trabzonsporlu futbolcu ve başkan Faruk Özak Spordan sorumlu Bakan...
Böyle olunca Cumartesi gecesi sendromum hangisini izlesem yoksa yatıp uyusam mı yarın iş var arasında kararsiz kalmakla geçiyor.. Genelde de en fazla gece 1’e kadar izleyebiliyorum ya da uyuyorum. Umarım bu kaçırdıklarıma değer ilerde...
İzleyebildiğim zamanlarda ise konuya bağlı olarak genelde tercihim Tarih’ten yana oluyor. Sanırım yaşlanıyorum.. Pelin Batu’nun iki usta tarihçi arasında ezilmesi, Murat Bardakçı’nın agresifliği, Erhan Afyoncu’nun hayran bırakan bilgi birikimi, enteresan konular ve konuklar Okan Bayülgen’den daha cazip geliyor bu aralar.
Umarım hiç yayından kalkmaz iki programda.. Hep orda dururlar ve izlemesek de biliriz ki Cumartesi gecesi izlenebilecek çok güzel iki program mevcut..
Bu toz pembe ortamda camia yarınki Fenerbahçe maçına kenetlenmiş durumda, ne olur kestirmek zor ama kazanırsak camia devre arasında şampiyonluk havasına girer herhale, bu açıdan mağlubiyet Trabzonspor için daha hayırlı bile olabilir. Trabzonspor’u çok favori görmemekle beraber Fenerbahçe’deki form düşükşlüğüne bakınca bir ihtimal Trabzonspor kazanabilir diyorum. Burada belirleyici faktör yine Umut ve Gökhan olacak, alışkanlıklarının dışına çıkıp girdikleri pozisyonları değerlendirmeleri gerekebilir. (Bu arada dünkü Beşiktaş-Bursapor maçında Sercan’ın kaçırdıklarını gördükten sonra yine de Umut ve Gökhan’ın değerini bilelim bence..)
Son söz : Ümit fakirin ekmeği, Alanzinho ve Collman atar 2-0 alırız diyelim..
Şimdi yukardaki iki paragrafı bir araya getiriyorum.. Düşünün, facebook’taki tüm tag’li fotoğraflar Picasa ile çalıştırılıyor ve herkesin parmak izi gibi yüz-isim eşleştirilmesi yapılıyor. Yakın gelecekte öyle bir noktaya gelebilirki bu iş, sokakta rastgele bir fotoğraf çekiliyor, bilgisayar otomatik olarak fotodaki insanları tanıyor onların kişisel bilgilerini buluyor, başka özel fotoğraflarını ve arkadaşlarını ve herşeyi tespit ediyor. Ve tüm bu bilgileri bizler kendi ellerimizle sisteme giriyoruz şu anda.
Matrix filmindeymişiz gibi. Matrix bizi kontrol altında tutuyor, böylece sistem daha güvenli bir şekilde devam ediyor, bunun karşılığında özgürlüğümüze ve özel alanlarımıza müdahale edilmiş oluyor.. Etik olarak yanlış gibi görünse de geldiğimiz nokta bu kaçınılmaz sonu gösteriyor. Zeitgeist’i izleyenler bilir, bu işin bir sonraki basamağı herkese çip takılması ve aslında kredi kartları ve cep telefonları sayesinde o da olmuş durumda farkında değiliz..
Bana bu tip komplo teorileri çok uzak geliyor.. Bence hayat ve düzen o kadar karışık değil, herşey bir doğal denge içinde ilerliyor.. Hatta sistem’ciyim diyebilirim.. Sistem’le ilgili hiç bir sorunum yok, yani sistemin bizleri kontrol altına almasındaben bir sakınca görmüyorum. Diyelim sistem dediğimiz şey bir maksatla yukarda anlattığım kişi tanımlama veritabanını oluşturuyor olsun. Benim kişisel bilgilerimin başkası tarafından bilinmesinde benim için bir mahsur yok. Çok özel bilgileri zaten paylaşmıyorum. Onun dışında illegal birşey yapmıyorsam bundan neden rahatsız olayım, ya da kim neden rahatsız olsun.. Aksine, güvenlik açısından gayet faydalı bile olabilir.. Düşünün kalabalık bir yerde çantanız çalındı ya da saldırıya uğradınız ya da bir maçta sahaya yabancı madde atıldı.. Her neyse, bunun görüntüsü varsa veriyorsunuz sisteme, size o kişinin isminden ilkokul arkadaşına kadar herşeyi veriyor.. Bence güvenlik açısından gayet güzel.. Zamanla göreceğiz bu iş nereye gidecek..
Not : Yalnız google aldı başını gidiyor. Bilgisayar ve internet sektöründe yakın zamanda rakipsiz olacak gibi.
Bugün bakıyorum, sağolsunlar en başta yerel medyamız olmak üzere herkes Hoca’yı nasıl kovarız onun peşinde.. (Geçen yıl da Ersun Yanal'ı çok güzel harcamışlardı) Broos memleketinde Trabzon ile ilgili bazı gözlemlerini anlatmış, Trabzon’daki yerel medyaya bakıyorum sanki adam bize küfretmiş.. Adam hayatında ilk defa ezan duyuyor, alışamadım diyor, biz onu rahatsız olmuş sevmiyormuş ezan sesini şeklinde anlıyoruz… Bu kadar da insafsızlık olmaz. Adam Belçika’da hayatında silah görmemiş belki, burda bolca görünce garibine gidiyor bunu da memleketinde paylaşıyor, ama biz bundan da nem kapıyoruz…
Öte yandan efsane başkanımız Mehmet Ali Yılmaz var, son günlerde Fanatik gazetesi başta olmak üzere (Serhat Demirtaş’ta yolunu bulmuştur bu şekilde) ulusal medyada boy gösteriyor. Trabzonspor’un kötü gidişatından bir rant elde edip tekrar kulübün başkanı olurmuyum diye düşünüyorr. Mehmet Ali Yılmaz, sanki kulübü kendine borçlandırıp, kulübün gelirlerine temlik koydurtan, Ogün ve Abdullah gibi isimleri Fenerbahçe’ye satıp Trabzonspor’un marka değerini düşüren kendi değilmiş gibi tekrar başkan olmanın hayallerini kuruyor. Ama Trabzon’da kendisine duyulan antipati henüz dinmiş değil, boşuna hayal kuruyor…
Sözün özü, Trabzon’da kafalar değişmedi ve değişmeyecek gibi.. İnsanlar hala Trabzonspor’a zarar vermenin yarışı içerisinde ve malesef Sadri Başkan’da bu girdapa kapılmış durumda.. Önümüzdeki günlerde ve yıllarda bu günlerimizi arayabiliriz, benden söylemesi…
Sahada elele gezmeler, birbirlerine öpücük vermeleri, sarılmalar vesaire artık şantiyenin alıştığı yeni görüntüler... Akşam koğuşlar bölgesinde yaşananlar hakkındaki dedikodulara hiç girmiyorum bile... Kim demiş şantiyelerde aşk yoktur diye, hem de gayet marjinalleri var..
9 – Caroline : Animasyon dalından listeye aldığım bu filmi, “10 yaşındaki küçük yeğenimle beraber hangi filmi izlesem” diye düşünenler için ideal. Çocuklara ve büyüklere yönelik, hafif korku öğeleri de içeriyor. İyi bir korku/gerilim filmi izleyicisi olmasını istediğiniz çocuğunuz varsa tavsiye ederim, bununla eğitimlere küçük yaştan başlanabilir.
8 - Gitmek (Benim Marlon ve Brandom) : Yok ben gerilim veya animasyon felan istemem, alternatif ve sanatsal birşeyler verin bana diyorsanız, Gitmek filmini tavsiye ederim. İlginizi çekmese bile sırf izlenmiş olmak için bile izlenebilir, eksik kalmayın.
7 – Wrist Cutters (Bilek Kesenler) : Bu da değişik bir hikaye ve kurgu arayanlara cevap olabilir.
6 – Ghost of Girl Friends Past (Hayalet Sevgililerim) : Yok ben manitamla romantik duygusal birşeyler izlicem diyorsanız, bu film işinizi görür. Türünün diğer örneklerinden memnun kaldıysanız bunu da seversiniz.
5 – Children : Yine yaramaz çocukların yaramazlık yaptığı bir korku/ gerilim filmi. Eden Lake beni kesmedi biraz daha kan ve şiddet istiyorum diyenler bununla devam edebilirler.
4 – I love you man (Adamım Benim): Gerilimle, alternatifle işim olmaz eğlenmelik geyik şeyler var mı onlardan bahset diyorsanız, bu film de gider...
3 – The Boy in the Stripped Pijamas (Çizgili Pijamalı Çocuk) : Bu türün kralı kesinlikle “Life is Beautiful-Hayat Güzeldir” Eğer izlemediyseniz hiç bu filme girmeyin direk “Hayat Güzeldir” ‘i bulup onu izleyin, ondan sonra da “Piyanist” ve “Shindler’in Listesi” y’le devam edin ... Pijamalı Çocuk onlar kadar iddaalı olmasada bu türdeki güzel bir film... (Bu yahudi soykırımı ajitasyonundan da iyi ekmek yedi Hollywood, Yahudiler bundan hak talep edebilirler) Yok hala bu ajitasyon beni kesmedi diyorsanız, Küçük Emrah’ın “Acıların Cocuğu” ile acıya son verebilirsiniz.
2 – Hangover (Felekten bir gece) : Hollywood’u sevmemin nedeni kesinlikle bu tip filmler. Fazla söyleyecek birşey yok, geçtiğimiz yazın en iyi filmiydi sanırım. Alternatif ve bağımsız sinemanın daha çok bu tip filmler çekmesi lazım. Erkan Ocak’ın oynadığı Gemide filmi geldi aklıma, iyi filmdi.
1 – He loves me or not (Seviyor Sevmiyor) : Gönlümüzde ayrı bir yeri olan “Amelie” filminden bildiğimiz Audrey Tatou hatrına izlenebilecek bir film, ama Amelie’yi hala izlemediyseniz çok ayıp edersiniz, önce onu izleyin...
Büyük ve Mutlu Yemek Masaları : Bu Ferzan Özpetek filmlerinin benim en sevdiğim kısımları diyebilirim. Her filmde vardır, topluca masa hazırlanır, geniş bir yemek masası, güzel yemekler ve samimi bir sohbet havası… Mutluluk’un filmini çek deseler böyle birşey olurdu heralde. Sanırım film çekimi sırasında da bu masanın tadını çıkartıyorlardır…
İtalya’da geçen hikayelerin içinde Türk Kültüründen parçalar : Bunun en büyük örneği Hamam’dır kesinlikle (Hamam Türkiye’de geçiyor ama olsun), çünkü filmi Türk Kültürünün önemli parçası olan Hamam’ın üzerine kurmuş. Ama Cahil Periler filmindeki Nazım Hikmet teması kesinlikle benim favorim… Filmin öyle bir yerine koymuşki Nazım’ı, filmin çok küçük ama bir o kadar da can alıcı yerini vermiş… Bilmeyen birinin (bir italyan izleyicisi) Nazım’ı merak etmemesi mümkün değil… Bunun dışında İstanbul’la ilgili bir not veya Türkçe küçük bir dialogda olmazsa olmazdır Ferzan için…
Serra Yılmaz : Kanka oldukları için olsa gerek her filminde vardır diyebilirim. Ve her filmde İtalya’da yaşayan bir Türk’ü oynar… Zaten Serra Yılmaz’ın kendisi de bildiğim kadarıyla İtalya’da yaşıyor…
Türkçe Müzikler : Bu da ülke tanıtımı açısından çok önemli… Müziklerimizi kullanmış olması… Ve Ferzan Özpetek’in zevkli tercihleri muhtemelen filmi izleyen yabancılarda Türk müziklerine karşı bir ilgi uyandırıyordur…
Trabzon’un en batıdaki güzide ilçesinin takımı olan Beşikdüzüspor, Süper Amatör’de 3. lige çıkma mücadelesi verecek bu yıl. Geçen yıl Yalıspor’a kaybettiği yarışı bu yıl kaybetmemekte kararlı.
Akçaabat Sebatspor ise eski günlerini mumla arar nitelikte. Süper Ligde geçen iki yılın ardından ikinci lige kadar düşmüş durumda. Süper Ligdeki özellikle ikinci yıldaki yanlış politikaların sonucunda bugün bu konuma geldi. Oysa doğru stratejilerle bir Gençlerbirliği olabilirdi çok rahat. En azından Bank Asya’nın saygın bir takımı olabilirdi. Özellikle Trabzon’lu genç oyunculara yöneleceğine Oktay Derelioğlu, Orhan Kaynak gibi bir dönem İstanbul kulüplerinde oynamış ama heyecanını yitirmiş futbolcularla başarı yakalamak hayaldi zaten.
Maça gelince, güzel bir havada oynanan maçta tribünlerde yer yer boşluklar göze çarptı.
Beşikdüzüspor Lige çok hazır göründü diyebiliriz. İlk yarı golsüz geçsede, Beşikdüzüspor özellikle tecrübeli orta saha oyuncusu Özkan’la organize ataklar geliştirdi. Ayrıca ileri uçta görevalan, Kızılağaçlı, ismini bilmediğim oyuncuyla da etkili oldu. Beşikdüzüspor iyi futbolunu ancak ikinci yarıda golle süsleyebildi ve 3-0 ‘lık haklı bir galibiyet aldı. İkinci yarıda Sol açıkta oynayan, normalde Halısahanın yanındaki kuruyemişçide çalışan Alanzinho vari oyuncunun etkili ataklarını durdurmakta sıkıntı çekti Akçaabatsebatspor.
Skorun yanında oynadıkları futbolla da Beşikdüzüspor göz doldurdu. Taraftarlar arasında bir ara “Bunlar Trabzonspor’dan iyi pas yapıyorlar”, “Tayfun Cora Beşikdüzüspor’da kadroya giremez” gibi yorumlar duydum.
Beşikdüzü Arena Stadyumunda oynanan maçta Beşikdüzü 3. Lige göz kırparken, AkçaabatSebatspor ise gerekli transferler yapılmazsa seneye Beşikdüzüsporla bu sefer 3. Ligde maç yapabilirler.
Bu arada, bir önceki yazımdaki “Şiir gibi Trabzonspor geliyor” pek tutmamış gibi gelebilir ama burda bilinmeyen birşey son 15 gündür benim Türkiye’de oluşum. Bu süre içinde Trabzonspor 3 maç yaptı ve hepsini kaybetti.. (Genel gudubetliğimle ilgili daha detaylı bir yazıyı burda bulabilirsiniz) Şimdi döndüm Libya’ya, sanırım Trabzonspor çıkışa geçecektir.
Neyse, iki yıl geçti ve bitmesine 3 yıl daha var, fotoğraflardan da görüldüğü gibi.. Galatasaray’ın Seyrantepe stadı biter, hatta Trabzonspor kendisine yeni stad yapar ve hatta Trabzonspor şampiyon olur ama bu inşaat bitmez... Kaldık buralarda...