img { max-width: 560px; width: expression(this.width > 560 ? 560: true); }

28 Eylül 2010 Salı

Yaylaları Sis Bürüdü

Dağı duman bürüdü,
Üstümüze yürüdü,
Değil buban Müslüman,
Seni bana vermezse..

Böyle bir Türkü vardı sanırım, sözlerini yanlış hatırlıyor olabilirim.. Burda duman dediği aslında bildiğiniz bulut, sis de deniyor yaylada... Sis veya duman, yaylaların olmazsa olmazı tabi..

Geçen Ramazan Bayra'mında, biraz Trabzon yaylalarını gezdik fırsattan istifade.. Sırasıyla Beypınarı, Kadırga ve Mandagöz turu attık.. Merak edenler için işte buyrun biraz yayla fotoğrafları, benim objektiften tabiki..


Bu yukardaki resimde gördüğünüz cami, üstü açık bir cami olup Kadırga yaylasının da bir sembolüdür. Türkiye'de başka üstü açık cami var mı bilmiyorum ama rivayet o ki, burda namaz kılınırken ne yağmur yağarmış camiye, ne de çok güneş olurmuş (hava güneşli ise gölge olurmuş)..

Cuma namazından bir görüntü yukardaki, çimenlerin üzerinde kılınan bir namaz. Cuma günü Kadırga'nın günüdür, çarşı pazar Cuma günleri şenlenir. Bizim gittiğimiz Cuma günü, artık yaylanın son zamanlarıydı ve insanlar artık yayladan dönüş hazırlıklarını yapıyorlardı.. O yüzden olsa gerek Cuma namazı çıkışı bolca silah atıldı.. Normalde silah atımı olağan bir hadise ama bu sefer ufak çaplı bir çatışma gibiydi, susmak bilmedi silahlar. Bir tür yaylaya veda selamı gibi..



Kadırga yaylasında gezmeye devam ediyoruz.. Tertemiz hava, otlayan kuzular, atlarıyla gezen insanlar, peştamalleriyle ve renkli kıyafetleriyle gezen yöre kadınları Kadırga'nın olağan görüntüleri..




Eğer yolunuz düşerse kalmak için Hoteller de mevcut(muş). Üç adet yıldız iddaası da var otelimizin...



Ve çarşı tabiki.. renki kıyafetleriyle gezinen yöre kadınları yaşayan kültür gibiler.. Peştemalleri, fistanları, kara lastikleri ve püsküllü el yapımı çantaları ile çarşıda alışverişlerini yapıyorlar.. Tabi burda kıyafet deyip geçmemek lazım. Bu öyle bir kültürki, peştemallerin renginden ya da giyim şeklinden kadınların hangi köyden olduğu bile anlaşılabiliyor..


Ve sis tabiki.. Sis olmadan yayla olmaz.. Sis gelir biraz durur gider.. yaylalar, obalar ara ara sisin arasından gözükür, sonra tekrar kaybolur.. Bazen sis o kadar yoğunlaşırki, iki metre önünüzü göremezsiniz.. Arabanın kaputunun ucunu göremeden uçurumların kıyısından yaptığımız gezileri bilirim. Extreme spor ve adrenalin tutkularına şiddetle tavsiye edebilirim..



Bu sefer biraz şanslıydık, fazla sis yoktu ve biz de rahatça Kadırga'dan Mandagöz yaylasına ulaştık. Mandagöz yaylası deyinc akla ilk önce Top Düzünün yanındaki Aşkım kahvesi gelir tabi. Orda çayımızı içip sonra da biraz sisin içinde topa vurduk..


Bu top düzü yayla gençliğinin kıran kırana maçlarına çok şahit olmuştur. Burdaki maçların en önemli özelliği, maçın ortasına sisin çökme ihtimali. Siz maç oynarken bir anda her yer sis olabilir ve siz defanstayken ilerde gelişen atağı ya da golü sadece seslerden anlayabilirsiniz.. Ya da üzerinize gelen hücum oyuncusunu size 3-4 metre kala son anda farkedebilirsiniz.. gol oldu-olmadı tartışmaları ise apayrı mevzu..

Bunun dışında burda futbol oynamanın diğer olayı ise yaklaşık 2000 metrede oynuyor olmanız.. Süper ligdeki takımlar şurda bir hafta kamp yapsalar ligde deli gibi koşarlar.. Bu top düzü denen yer biraz tepede.. Topun aşağı kaçtığı durumlar ise tam bir facia. Birisinin topun peşine gidip geri getirmesi gerekir ki o kişi genelde atanalırspor'un kurbanı olur..


Yaylaların bir diğer orjinalliği de tuvalet. Genelde evin dışında olurlar. Gece tuvalet ihtiyacınız varsa o soğukta evden dışarı çıkıp, titreye titreye ve tırsa tırsa (uluyan kurtlar, karanlık felan) yukardaki gibi hijyenik bir tuvalette ihtiyacınızı görebilirsiniz..



Yaylanın görselliği, tertemiz havası, huzuru, sessizliği, soğuğu ve güneşi, sisi, çimeni, yürümesi, inekleri, kara lahanası bambaşka tabi.. Hele de suyu ve yemekleri.. Suyu içtikçe içesiniz gelir. O suda pişen ve yaylada yetişen kara lahanadan yapılan lahana yemeğinin mısır ekmeği ve yoğurtla yemenin tadı ise anlatılmaz yaşanır.. Burda yaşayan insan sabun, tuz ve şeker dışında modern dünyanın hiçbirşeyine muhtaç değildir.. Özgürlük dediğiniz şey işte bu muhtaç olmamak zaten, özgürlük tutkunlarına duyrulur...




Vargit çiçekleri yaylanın son zamanlarında açmaya başlar.. Varın gidin (var-git) yaz bitti yayla sezonu kapandı anlamına gelirler, ismi de burdan gelir bu güzel çiçeklerin .. Önce beyaz sonra bu aşağıdaki resimdeki gibi morumsu bir renge bürünürler..


Bizde yıllık yayla ihtiyacımızı karşılamış olmanın verdiği huzurla modern dünyadaki, plaza yaşamımıza geri döndük..

(fotoların orjinal büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz)

27 Eylül 2010 Pazartesi

Springfield

Bohem Dünyam olarak bizim neyimiz eksik moda bloglarından? Bizim de kendimize göre bir moda çizgimiz var değil mi, hep belli bir tarzım olmuştur. Her önümüze geleni giymedik çok şükür. (Anne hegomonyasında geçen ömrün ilk 15 yılı hariç)

Neyse lafı uzatmıyim, giyim kuşam konusunda çok hassasım ve de çok zor beğenirim. Renkleri, tarzı, kesimi, kumaşı ve tabiki üzerimde duruşu çok önemli. Sıradan olmamalı ve benim tarzımı ve ruh halimi yansıtmalı. Tarz dediğim işte böyle biraz David Beckam, biraz Brad Pitt (daha doğrusu Tyler Durden), biraz da Bruce Willis ve İlhan Mansız karışımı. Ortaya karışık gibi duruyor farkındayım ama ortaya çok özel bir tarz çıkıyor. İkoncan ve trendsetter (David Beckham), kendine güvenen (Tyler Durden), umursamaz ve sempatik (Bruce Willis) ve karizmatik ve cool (İlhan Mansız). (Tamam kızlar sakin olun, düşündüğünüz kadar da değilim, sadece kafamdaki tarzı anlatmaya çalışıyorum)


Şimdi bu tarzıma uygun kıyafet bulmak yıllarca hep eziyet oldu benim için, üstüne bir de zaten zor beğenen bir insanım. Ama bir marka varki, tam benim tarzıma göre ve tüm bu sorunlarımı çözecek cinsten. Springfield (www.spf.com) ‘den bashediyorum. Bilenler bilir, bilmeyenler web’den bakabilirler. Dubai’de ve Moskova’da yaşadığım dönemlerde resmen başka biryerden alışveriş yapmıyordum. Bugün bile hala o yıllarda aldığım t-shirt’leri (6-7 yıllık ve belki en az 50 kere giyilmiş ve yıkanmış t-shirtlerden bahsediyorum) giyerim.

Problemime gelince. Bu markadan Türkiye’de yok. Burdan bu işi yapan iş-adamlarına sesleniyorum. Bu firmanın franchising’ini alın, Türkiye’de şubesini açın. Hem siz voleyi vurun hem de biz adam gibi şeyler giyelim. Alın size yatırım fikri işte, fikir için para istemiyorum, değerlendirin sadece. Şu 2010-11 kış sezonu kaçmasaydı bari yaw, şu monttan almak istiyorum (aha bu cümle işte moda blogu gibi oldu) Ankara soğuğunda bunlar beni çok güzel ısıtır, ve güzel kombinler olur..


Bu yazıyı yazarken adamlara e-mait atmıştım, online alışveriş yapabilir miyiz ya da Türkiye’ye şuba açsanıza diye.. İşte cevapları.. Sanırım 2011 yılında Türkiye bu marka ile tanışmış olacak ..



Hello Murat,
please apologize us but the online shop is only to the spanish area and balearic islands. We are working hard to get into Turkey as soon as possible. That should be at 2011.
If you wish further information or you have a question, please feel free to contact us.


Best regards.


Customer Service.

Rus Kızları



Şöyle blog istatistiklerini incelerken dikkatimi çekti, google aramalarından benim bloga gelenler içinde ciddi anlamda “Rus Kızları” araması var. Yurdum gençliğinin bu konudaki öğrenme merakı, benim Rusya hakkında yazdığım yazıya yönlendirmiş onları. O zaman dedim madem böyle bir talep var, madem böyle bir eksiklik var yurdum delikanlılarına biraz faydam dokunsun.. Buyrun efendim Rus kızları hakkında merak edilen herşey ;


Mevzuya girmeden önce, iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, genellemelerin herzman istisnaları vardır. Yani yazdıklarım her rus kız için doğrudur diye birşey yok.

İkincisi ise Rus kızlarını kabaca iki gruba ayırmak lazım; Moskova ya da St.Petersburg’da yaşayan, modern, nerde nasıl davranmasını gerektiren, nasıl giyinmesini bilen, yemek ve müzik zevki olan kızlar; ki asıl güzel olanlar da bunlardır, ama malesef Türk erkeklerini çok sevmezler. Diğer ikinci grup ise, büyük şehirlerden ziyade daha taşra yerlerde yaşayan, maddi durumları çok iyi olmayan, daha “köylü” kızlardır ki bunlar Türk erkeklerini severler ve hatta çoğunun hayali bir Türk’le evlenip Türkiye’ye yerleşmektir. Zaten Türk erkeğinin yanında gördüğünüz Rus kızları genelde bu ikinci gruba dahildir. Ayrıca Natasha diye ün yapan kızlar da bu ikinci gruba dahildir.
Bu notu da düştükten sonra, Rus kızları hakkındaki gözlemlerimize geçebiliriz..

1- Güzeldirler. (bunu duymuşsunuzdur zaten)



2- Sanıldıklarının aksine kötü ve ahlaksız değildirler. Bu çok yanlış bir önyargı.

3- Öncelikle içmeyi ve eğlenmeyi çok severler.

4- Gezmeyi çok severler. Haydi parka gezmeye gidelim deiğiniz zaman çok mutlu olabilirler.



5- Türkiye’de tatil yapmayı çok severler. Ama eğer paraları varsa tercihleri İspanya veya Yunanistan olur. Parası olmayanlar Tunus, Mısır ve Türkiye’ye gider tatile. Rus kızlarının çoğu bizim Güney yerlerini benden daha iyi bilirler. Türkiye’ye gitmemiş bir Rus kızıyla tanışmadım desem abartmış olmam sanırım.

6- Giyinmeye ve süslenmeye meraklıdırlar. (Bu sanırım tüm dünya kızları için geçerli bir durum)

7- Dekolte giyinmeyi de severler. Özellikle yazları etek boyları 13cm’e kadar düşebiliyor yer yer. (Hoş benim de öyle kıçım başım olsa bende dekolte giyerdim heralde)

8- Türk kızlarının aksine erkekte sakalı sevmezler. Özellikle pis sakal olmaz yani, yurdum delikanlılarına duyrulur.



9- Doğum gününü ve Kadınlar günü (bi de isim günü var) gibi özel günleri unutmak, bir rus kıza yapabileceğiniz en kaba davranış olur. Gidin aldatın daha iyi yani, o derece.

10- Sevdikleri zaman inanılmaz kıskanç olabiliyorlar. Ve aldatıklarını hissderlerse kendinize saklanacak yer arayabilirsiniz, intikamları canınızı acıtabilir.

11- “Rus kızı sadıktır” tezi koca bir yalandır. Siz onu mutlu ettiğiniz sürece (her anlamda) sadıktırlar. Kendisini daha mutlu edebilecek birisini buldukları anda sadakatleri bitebilir.



12- Eğer ciddi bir ilişkiniz varsa sürekli onunla beraber olmanız lazım. Bu akşam arkadaşlarla evde oturcağız, iş yemeğim var, çok çalıştım yorgunum erken yatacağım dediğiniz zaman inanmaz, kendisini aldattığınızı düşünür, yüksek ihtimal o da sizi aldatabilir.

13- Türk erkeklerini çok seviyorlar ama bu sempati gün geçtikçe azalıyor. Yazının başında da söylediğim gibi, daha kültürlü ve elit kızlar hiç sevmiyorlar Türk’leri. Bir çok dating sitesinde “Lütfen Türkler mesaj atmasın” gibi ifadeler görebilirsiniz.



14- Tanıştığınız ilk gece sizinle beraber olmazlar. Çok düşük bir ihtimal. Bizim kültürdeki bekaret kavramının bir benzeri Ruslarda ilk gece beraber olmakla eş değerdir. Kendilerini basit hissederler. Eğer bir Rus kız sizinle ilk gece beraber olduysa, ya çok sarhoştur ya da çok basit bir kızdır gerçekten. Ama ikinci gece de sizinle beraber olmazlarsa, sizde bir problem var demektir.

15- Rus erkekleri alkolik ve işe yaramaz oldukları için, Rus Kızları genelde kocalarından kurtulup çocuklarıyla tek başına yaşamayı tercih ederler. Oratlıkta çocuğuyla gezen bayan Rusya'da sıkça rastlanan bir görüntü iken, çocuğuyla gezen bir erkeğe rastlamak zordur.

16- Çoğu 25 yaşına gelmeden evlenmiş, çocuk yapmış ve boşanmıştır.

17- Eğer olurda evlenirseniz Türk kültürünü öğrenmek için ciddi çaba harcarlar ama Türk-Rus evliliklerinde uzun vadede genelde problem yaşanır. Sonuçta kültür farkı bi yerde ortaya çıkıyor. Mutlu Rus-Türk evlilikleri de gördüm, yok değil ama zor ve ciddi anlamda emek vermeniz gerekiyor.


18- Evde çocuk olması çok önemli değil, uşağı evde bırakıp bara diskoya gidebilirler.

19- Fotoğraf çektirmeye bayılırlar. Sokakta bir kıza fotoğraf makinenizi gösterin, hemen profesyonel bir manken gibi poz verebilirler. (tanışmak için iyi yöntemdir) Çok güzel fotoğrafları vardır. Fotoğrafa ve fotoğrafçılığa karşı rusların genel bir ilgisi ve yeteneği vardır zaten.


20- Pek üşümezler. Eksi 30 derecede siz donarken karşıdan mini etekli bir kız gelebilir.

21- Şapka veya bere takıp saçlarını bozcaklarını donmuş saçlarla gezmeyi tercih ederler.

22- İçkiye meraklıdırlar. Sünger gibi içebilirler, ayak uydurmaya çalışmayın madara olabilirsiniz.



Son söz... En güzeli yine de Türk Kızıdır.. Aşkı dışarda aramaya gerek yok, bende söylemesi...


23 Eylül 2010 Perşembe

bu alemde bir Nihat Odabaşı, bir de ben...


Evet fotoğrafçılık hayatımda bir dönüm noktasına geldik. Resimde görülmekte olan D550, Singapur'dan yola çıktı. Düşündüğümden pahalıya mal oldu biraz, Serkan sağolsun iyi sakal yaptı, ama bundan sonra bu objektiften çıkacak olan çok daha güzel fotoğraflar görebilirsiniz burda..

6 Eylül 2010 Pazartesi

Uzaktan Sevmek (Going the Distance)




Hep merak ederdim Amerika’lıların böyle uzaktan yaşanan ilişkileri yok mu diye ? Meğer varmış.. Malum bizde çoktur böyle ilişkiler. Sosyolojik, ekonomik, eğitimsel, sportif, özel, genel gibi bir sürü abuk sabuk sebepten dolayı çevremiz farklı şehirlerde yaşayıp ilişkilerini sürdüren insanlarla dolu.. 3 günlük tatilde tanışıp, sonra üç yıl ayrı şehirlerden ilişki yaşayanlar biliyorum, o derece mesafe tanımayız millet olarak..

Sizi bilmem ama benim bir dönem çevrem öyle ilişkilerle doluydu. Neydeyse normak ilişki yaşayan adam yoktu. Öğrenci evine arkadaşlara oturmaya gittiğimde, herkesin elinde telefon uzaktaki sevgilisiyle konuştuğu mesajlaştığı günler yaşadım ben, ne muhabbet edebilirsiniz ne iki king oynayabilirsiniz.. Tam dayaklık modellerdiler..

Şimdi yaş olarak ilerlediğimiz için bunların çoğu ya evlendi, ya ayrıldı ya da evlenip ayrıldı.. Hala bu şekilde devam edenlerde var tek tük.. Ben çok pis gıcık olurdum bu tiplere. Şimdi bu ilişki modelleriyle ilgili apayrı bir yazı bile yazılabilir aslında ama o kadar detaya inmeye gerek yok.

Ben bunların en çok günde 10 saat telefonla konuşma olaylarına sinir oluyordum. Telefonu kulağında uyuyan insanlar vardı bir dönem. Hatta GSM operatorleri bile sırf bu insanlara yönelik kampanyalar yapıyorlardı, akşam 9’dan sonar sınırsız, istediğiniz üç numara ile sınırsız.. Hatta sevgililer günü için sevgilinizle beraber hat alın, bu iki hat sınızrsın olsun diye kampanya hatırlıyorum.

Sonradan msn felan icat oldu da en azından biraz şekil değiştirdi bu işler. Ben şahsen her zaman karşı olmuşumdur bu tip ilişkilere, çok sağlıklı ilişkiler olduğuna da inanmam. Mutlu beraberliklerle sonuçlandığı oluyor bu tip ilişkilerin ama genelde ayrılıktır bu işin sonucu, harcanan kontörler, para, yaşanan özlem ve sosyal yaşamdan izole geçen günler de cabası.. Benden söylemesi, eğer böyle bir ilişki içindeyseniz yol yakınken dönün.. Sevgilinizin elini istediğiniz zaman tutmanın yerini hiçbir şey tutmaz..

Filme dönersek, Hollywood bizde çokca yaşanan bu konuyu ele almış. O yüzden bu film bizde tutabilir diye düşünüyorum. En azından bir çok insan kendi ilişkisini ya da bir dönem yaşadığı ilişkisini bulacaktır bu filmde. Filmde esas kızımıla oğlanımız böyle bir ilişki yaşamaya çalışıyorlar ve bolca komik şeyler oluyor bu süreçte. Filmde bolca komik karakterde mevcut. Hikaye de gayet akıcı bir şekilde anlatılıyor.

Konu kabaca böyle. Filmin türü ise "Romantik Komedi". Özellikle son on yıldır Hollywood bunları çok iyi yapıyor. Gişe garantisi de var, malum sevgiliyi alıp götürebileceğiniz ideal bir film. Bu filmde biraz belden aşağı espiriler de var aman diyim, eğer ilk “buluşma” ise biraz temkinli yaklaşmakta fayda var. Ama söz konusu olan ilk “buluşma” değilse bir Pazar günü tüm dünya dertlerinden kurtulmak ve hoşca vakit geçirmek için on numara bir film. Popcorn sineması denen tüketilmelik türlerden. Gidin, gülün, eğlenin ve neşenize bakın..
PS1 : Hey gidi Drew Berrymore.. “E.T.” ’nin o küçük kızı, “ilk 50 öpücük” ‘teki tatlı, “Charlie’s Angels” ’daki seksi kız… Bildiğiniz yaşlanmaya başlamış, bundan sonar artık daha orta yaşlı rollerde göreceğiz sanırım kendisini…

PS : Filmdeki elemanda bildiğiniz çakma Keanu Reeves.

31 Ağustos 2010 Salı

Dünya Basketbol Şampiyonası, Türkiye-Rusya

Geçtiğimiz haftasonunda yapılabilecek en mantıklı etkinlik dünyanın 4. büyük organizasyonu olan Dünya Basketbol Şampiyonasına izleyici olarak katılmaktı, bizde ayağımıza kadar gelen bu fırsatı kaçırmadık ve Ankara Arena’daki yerimizi aldık.


Ankara Arena güzel olmuş, bazı yerleri yetişmemiş turnuvaya belli ama en azından modern bir çizgi var. Yerimizi kolayca bulduktan sonra ilk maç olan Fildişi Sahilleri-Çin maçını izlemeye başladık. Genelde zenci sporu olarak bilinir basketbol ama ince-sırık Çin'liler Fildişi Sahilini bayaa ezdiler.. Yao Ming’i aradı tabi gözlerimiz ama kısmet olmadı. Fildişi sahillerinin ve Çin’in az sayıdaki taraftarı ise maçın rengi oldular, genel olarak ise salon boştu. İnsanlar sadece Türkiye’nin maçı için bilet almışlar sanırım, oysa tüm gün 3 maçı da izleyebilirlerdi.. Çok uzun geldi demek tüm günü salonda geçirmek..


Daha sonra Yunanistan-Puerto Rico maçı başladı. Az sayıda ama fanatik Yunanistan taraftarı 90 dakika, pardon 40 dakika susmadan tezahuratlarını yaptılar. “Biz komşuyuz, düşman değiliz” pankartıyla Türk seyircisinin desteğini de arkalarına almaya çalıştılar ama yemedi, Türk seyircisi bu dostluk mesajını fazla sallamadı ve Puerto Rico'dan yana bir tavır aldı. Puerto Rico da sanki kendi evinde oynuyormuş gibi oldu. Bu Yunan-Türk düşmanlığının biteceği yerde her gün biraz daha büyüyor, bu işin sonu nereye varacak merak ediyorum. Bugün (salı) günü oynanacak Türkiye-Yunanistan maçı çok eğlenceli olacak gibi.Bu arada çekişmeli geçen maçı, tecrübesiyle Yunanistan kazandı.



Yunanistan maçından sonra beklenen maç geldi, Türkiye-Rusya maçı. Salon iyice doldu, kırmızı beyaz renkler ve “uh-ah dev adam” sesleri yankılandı. Az sayıda Rus seyirci de mevcuttu tabi. Biz de tabi, yıllarımızı Rusya’da geçirmiş insanlar olarak duygusal anlar yaşadık, zaman zaman “Davay Rusya” demedik değil, içimizden ama.. Maksat dostluk kazansın.



Maç beklediğimden kolay oldu açıkcası, Rusya'yı daha üretken bekliyordum. İki tarafta çok iyi savunma yaptı, o yüzden skor düşük kaldı ama özellikle Türkiye’nin savunması çok iyiydi. Özellikle son çeyrekte Hido’nun da sazı eline almasıyla oyun koptu. Turnuva daha yeni başladı tabi ama Türkiye’nin ciddi bir pivot eksikliği olduğu gözleniyor ve Hido’da maçın geneline yayamıyor performansını.. Güzel bir turnuva olacak gibi, zevkle izlemeye devam ediyoruz...


Ve tabiki pon-pon kızlarımız. Basketbol maçının olmazsa olmazı pon-piş’ler ...


Şimdi bu pom-piş kızlarımız ilk iki maçta çok güzel çıktılar dans ettiler oynadılar zıpladılar seyirciyi coşturdular vs. Herşey olması gereken gibiydi.. Ama son maçta, yani bizim maçta yoktular. Türkiye-Rusya maçında pon-pon kızlar yoktu, tam anlamıyla bir rezalet !

Sebebini uzunca bir süre anlamadık, daha sonra maçın sonunda gerçek ortaya çıktı... Recep Tayyip Erdoğan ve eşi maçı izliyordu çünkü. Kimin fikriydi, kim böyle birşey yaptı bilemiyorum, Tayyip Erdoğan’ın “ben maçtayken pon-pişler olmasın bak günaha giriyoz ayrıca Emine Hanım kızıyo” dediğin sanmıyorum pek açıkcası. Demiş de olabilir tabi bilemiyoruz ama büyük ihtimal kraldan çok kralcı birinin sebep olduğu bir rezaletti diye tahmin ediyorum.


Bu birinci rezaletti. Yani protokolden veya organizasyondan kaynaklanan rezalet. Neyse.. İkinci bir rezalette maçın sonunda yaşandı. Recep Tayyip Erdoğan ve eşlerinin salonda olduğu anons edilince salonda bir yuhalama yükseldi. Tek kelimeyle bu da rezalet. Burda AKP’yi veya RTE’yi savunmak gibi bir niyetim yok, sadece durum tespiti yapmaya çalışıyorum. Yapılan şey tamamen bu ülkenin başbakanının yuhalanmasıdır. Bu ülke insanının seçtiği bir başbakan olduğu düşünülürse, aslında yuhalanılan Türk insanının iradesi. O salondaki Yunanlı seyirciler Başbakanı yuhalasalar herkesin zoruna giderdi herhalde, ama sadece siyasi olarak beğenmiyoruz diye, farklı düşünüyoruz diye yuhalama hakkını kendimizde görebiliyoruz. Rezaletten de öte, utanç verici bir durumdu...


Ama pon-piş'ler güzeldiler..

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Madrid'de bir Final

Aslnda Madrid'e geleli bir kaç gün olmuş olmasına rağmen, final havasına ancak Final maçı için hazırlanan panayır alanına gelince girebildik. UEFA'nın bir tür üniversite şenlik alanı gibi hazırladığı alanda muhtelif aktiviteler, etkinlikler ve çeşitli tanıtımlar mevcut. Ama en önemlisi tabi taraftarların bir araya gelmesi ve kaynaşması. Almanlar ve İtalyanlar'ın yanı sıra İspanyol'lar ve tabii ki biz Türk'ler gibi başka milletten insanlarla beraber gayet eğlenceli bir ortam oluşmuş oldu. En ufak bir gerginlik olmadığı gibi (zaten Bayern ve Inter arasında geçmişten gelen bir husumette yok) herkes günün tadını çıkartmaya baktı..




Panayır'da özellikle UEFA Champions Leauge Müzesi benim en çok ilgimi çeken yerdi diyebilirim. Geçmişteki her final maçından bir hatıra (bazen bir top bazen de o günkü kalecinin eldiveni), değişik takımların imzalı formaları (aşağıdaki resimde Beşiktaş formasını görebilirsiniz, üstündeki imzada İbrahim Üzülmez'e ait bu arada, diğer takımlarımızın formalarını ise göremedik malesef), geçmiş kupa finallerinden değişik bilgiler görüntüler ve bir sürü değişik görseller mevcut.. Manchester'in Bayern'i son iki dakikada attığı gollerle yenmesi, İstanbul'da Liverpool'un efsanevi geri dönüşü ve Zidan'ın Leverkusen'e attığı unutulmaz vole gibi anlara müzede ayrıca yerler ayrılmış.. Bunların dışında tüm futbolcular tarafından imzalanmış efsanevi Nottingham Forest forması da benim ayrıca ilgimi çekenler objelerden biriydi müzede.



Müzenin hemen yanında kurulan çadırdaki 25 dakikalık şampiyonlar ligi belgeseli de ayrıca çok güzeldi.. Belgesel'in finalini yine Manchester-Bayern finaliyle yapmışlar.. Tamam, bu final maçı şampiyonlar ligi tarihinin en önemli maçıydı belki ama bu kadar da Bayern'li taraftarlara hatırlatılmaz ki, adamlara da yazık günah.. Nereye baksalar 213 saniyede giden şampiyonluklarını görüyorlar...


Biz panayır alayında dolaşıp bol bol hatıra fotoğrafları çekip etkinliklere katılıyoruz.. O sıra bilgi yarışması ilgimizi çekiyor, hemen sıraya giriyoruz. Yarışma basit, ikişer kişi sırayla geliyor, sunucu bir soru soruyor, önce buttona basan cevap veriyor bilirse şapka kazanıyor bilemezse cevap hakkı diğer yarışmacıya geçiyor. Biz de bizim biraderle karşılıklı yarıştık, bize kolay bir soru geldi. "2009 yılı CL şampiyonu olan takımı kim çalıştırıyordu ?" sorusunu duyar duymaz ben hemen önümdeki kırmızı buttona asıldım tabi.. Ama bi baktım bizim birader çoktan buttona basmış önünde kırmızı ışık yanıp sönüyor, bizimki de "cevap c şıkkı, Pep Guardiola" diyor bana doğru sırıtaraktan.. Bir dahaki final maçında bu işin rövanşını alacaz tabiki.. (Şapkaya abi olarak el koyduk o ayrı :) )



Panayır alayı güzel ama artık iyice yaklaşan maç saatinin de etkisiyle stad çevresindeki atmosferi solumak için stada doğru yol alıyoruz.. Stada gelmeden daha şehrin her yerinde maç havasını hissedebiliyoruz, her iki takımın taraftarlarını her yerde görmek mümkün.. Sokakta, restorantta, cafelerde ve metrolarda.. Metrolarda özellikle bol bol tezahürat yapan taraftarlar görmek mümkün.. Karşılıklı tazahüratlarda var ama gerginlik yok tabi, her iki kulüp taraftarları içi ice ve herkes eğleniyor..



Stad etrafında ise her iki takım taraftarları kırmızı ve mavi ağırlıklı bir kalabalık oluşturuyorlar.. Etrafta tezahürat yapan gruplar, stada girmeye çalışan insanlar, "Mourinho bizi bırakma" diyen İtalyanlar karşılaştığımız değişik manzaralardan bir kaç tanesi..


Ve tabi Türkler olarak, her yerde var olduğumuzu bizler de gösteriyoruz :)

Hummalı bir arayış sonunda 46 no'lu giriş kapımızı buluyor ve sonunda stada giriyoruz... Hüseyin Avni Aker Stadyumunun nacizane atmosferine alışık birisi olarak tabi ilk başta Santiago Barnebau stadının heybeti karşısında insan ne tepki vereceğini şaşırıyor.. Stad ilk başlarda henüz boş, birazdan dolacak, yaklaşık 100 bin kişi dolacak bu stada.. Müthiş bir görüntü, müthiş bir duygu. Stadın heybeti ve devasalığının yanı sıra, modernliği, giriş-çıkış konforu ve TV yayını da yapan skorboard gibi teknolojık detaylar ayrıca etkileyici.. UEFA 2016 olmamasına rağmen, vaadedilen stadların kesinlikle Türkiye'de yapılması şart, en az 10 tane değişik büyüklükte modern stad yapılması şart, o zaman Türkiye'de Futbol daha güzel olur, küfür azalır maça gelen insan sayısı artar vs. Kıskandım yani adamların stadlarını, işin Türkçesi bu...



Staddaki yerimizi de alıyoruz.. Deniz tarafındaki tribün diycem ama Madrid'de Deniz olmadığı için hangi taraf olduğunu bilmediğim tribünün en üstüne çıkıyoruz, koltuğumuzu buluyoruz.. Bir bakıyoruz yanımızda bizden başka da 8-10 tane daha Türk var. Genelde Galatasaray forması giymişler, bir tanesi Karşıyaka forması giymişti. Sanırım biletler verilirken Türkleri bilerek yanyana koymuşlar, oysa bilmiyorlarki biz yanyana gelmesi tehlikeli bir milletiz.. Yani biraz daha Türk olsa, stadda "Hamit Gol Gol Gol !!! " tezahüratı duyulabilirdi..  




Maç saati yaklaştıktça stad dolmaya başlıyor tabi... Görüntü müthiş, tüyleri diken diken edici.. Bir İtalyan spiker İtalyan taraftarların arasında, bir Alman spiker de Alman taraftarlar arasında maç başlayana kadar sırayla tarafları çoşturuyordular.. 

Ve maç saati gelince de seromoni başladı.. Önce hazırlanan kısa bir İspanyol bir gösteri sunuldu.. Daha sonra kadrolar okunurken her iki takımda tribün kareografilerini sergilediler.. Inter büyük bayraklarını açarken biraz sıkıntı yaşasalarda (ve toplarken de bayrak yırtıldı), kareografileri daha iyiydi diyebilirim, daha organizeydiler...

Her ne kadar Bayern son 10 yılda oynadığı 3. final olsa da Inter camia olarak daha tecrübeli ve olayı benimsemiş bir görüntü çizdi diyebiliriz..



Veee beklenen an geldi ve maç başladı.. Maça teknik olarak fazla girmiycem, sadece Mourinho yapması gerekenleri yaptı ve "usta" sı Van Gaal'i yenmeyi başardı diyebiliriz, ama Ribery olsa bu kadar kolay olur muydu diye de notumuzu düşeriz..


Maç belki televizyon başındakilere biraz sıkıcı gelmiş olabilir, malum pozisyonu az ve temposuz bir maç oldu. Ama ben stadda gayet keyif aldım. Bu sadece stad atmosferi ve maç ambiyansından kaynaklanan bir keyif değildi benim için. Futbol olarak da doydum diyebilirim.
Inter takımının nasıl takım olarak bir anda daralıp genişlediği, Bayern'e pozisyon vermemek için nasıl bir takım savunması yaptığı çıplak gözle çok daha iyi anlaşılıyor. Inter'li oyuncuların sanki tek bir vücutmuş gibi belli bir uyum içinde hareket etmeleri sanırım Mourinho'nun en büyük başarısı. Aynı şekilde Bayern'in de nasıl takım olarak total futboldan örnekler sergilediğini (daha doğrusu sergilemeye çalıştığını, çünkü Inter pek izin vermedi buna) izlemekte keyifliyfi. Malum tüm takımı ve topsuz pozisyon değişimlerini tv yayınlarında çok rahat göremiyoruz.



Zorlu geçen mücadelenin sonunda çalan son düdük .. Veee Şampiyon Inter... Zaten son dakikalarda kutlamaya başlamışlardı artık Inter'liler ama son düdükle birlikte onlar için dünyadaki tüm dertler bitmişti... Artık hayat onlara güzeldi..

Kupa töreni de ayrıca başarılı oldu diyebilirim. Basın ordusu için bir güvenlik alanı oluşturuldu, ve basının futbolcuların başına yığılması önlenmiş oldu. Böylece futbolcular ve teknik heyetler (ve çocukları vs) doya doya şampiyonluklarını kutladılar, taraftarlarıyla bütünleştiler.. Bence böyle bir kutlama daha güzel oldu.. Bundan sonra uygulanabilir, hatta bugüne kadar kimsenin aklına gelmemesi de ilginç.


Inter'in taraftarlarıyla bütünleşmesi ise ayrıca müthişti.. Futbolcular taraflarına müthiş saygı duyuyorlar ve taraftarlarda bu yılki sezondan dolayı çok mutlular... Mutlu ne kelime, hepsi kendinden geçmiş durumdalar, ben böyle bir mutluluğu hayal dahi edemiyorum.. Etrafımdaki İtalyanlar'a bakıyorum hepsi kendinden geçmiş durumda bağırıp sağa sola koşuyorlar, birbirlerine sarılıyorlar..


Bir ara futbolcular, kupayı getirip tribünün önüne bıraktılar "alin sizin için bu kupa" der gibiydiler.. Italya kupasını aldıklarında da kupayı getirip tribüne vermişlerdi, taraftarlar arasında gezmişti kupa. Çok güzel bir kutlama şekli...



Bu arada alttaki resimde ise bir Inter'lı taraftarın üzerinde eskilerden Emre forması görülüyor :) Emre, Yıldıray'dan sonra şampiyonlar ligi finali görmüş Hamit'le beraber 2. ve 3. Türk olabilirdi ve bizlerde finalde karşılıklı iki Türk'ü izlemiş olabilirdik.. O potansiyeli vardı aslında, ama olmadı...




Kutlamaları da izledikten sonra metroya binip otelimize doğru yola çıktık.. Metroda mahsun Bayern'liler vardı bolca, zira Inter'liler o sıralarda Madrid'in Puerta Del Sol Meydanında kutlamalarına devam etmekteydiler muhtemelen...


Bu finalde böyle geçmiş oldu, seneye Wembley'de sanırım.. Zamanımız ve paramız olursa belki seneye de ordan bildiririz...