img { max-width: 560px; width: expression(this.width > 560 ? 560: true); }

25 Şubat 2014 Salı

August Osage County

 
 
 
 
Julia Roberts'i hiç bir zaman güzel bulmadım ne yalan söyliyim. Kocaman ağız, eblek bir gülüş ve gülmesiyle birlikte alnında beliren kocam damar. Bunu söylediğimde hep tepki aldım ama bu filmi izleyenler gerçek Julia Roberts'ı sanırım görürler. Evet yaşlandı, genç değil artık ama makyajsız düz hali hep buydu aslında.
 
Filme dönersek oyunculuk dışında birşey yok diyebiliriz kısaca. En iyi kadın oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarlarının gideceği yer belli gibi.

Maryl Streep ve Julia Roberts oyunculuk olarak kişisel tatmin yaşayıp aynı zamanda şov yaptıkları bu film eminim birçok insan için bir zaman kaybı.

Konu yok. Müzik yok. Hatta filmin yarısı bir yemek Masası etrafında geçiyor.

Oyunculuklar filmi ne kadar kurtarır bilemem ama sanatsal ve entellektüel görünmek gibi bir derdiniz varsa bol bol övün bu filmi, çünkü bu filmi övenler toplum içinde sinemasever sanatsever olarak algınabilirler. Sırf bu yüzden Akademi de oscarsız bırakmayacaktır bu filmi...

Ordem e Progresso




Gereksiz bir bilgi olarak Brezilya bayrağında ne yazar biliyor musunuz ? "Ordem e Progresso". Yani mealen kanun (veya hukuk, düzen vs anlamında) ve ilerleme (veya gelişim de diyebiliriz). Ülkenin kuruluşunun dayandığı ana felsefe dersek yanlış söylemiş olmayız. Belli hukuk kurallari dahilinde, ve sürekli ilerlemeye yönelik. (Futbolu unutmuşlar, o da olsa tam olacakmış)

Zaten gelişmekte olan ülkeler içinde Brezilya'nin ekonomik yapısıyla farkli bir yönde olduğunu gorebiliriz.Yakıt olarak petrol yerine %70 oranında bio-yakıt kullanmaları (şeker pancarından üretiliyor) da buna bir örnek. Konumuz Brezilya değil ama, geçiyorum o yüzden.

Ordem e Progresso. Türkçeye çevirince Kanun ve İlerleme diyebiliyoruz. Peki eski Türkçeye çevirince ne olur ? Soyliyeyim. Ittihat ve Terakki...Yaaa..  Ittihat ve Terakki %100 karşılamasa da kabaca aynı anlama geliyor diyebiliriz.

Şimdi, tarihe merakı olmayanlar için Ittihat ve Terakki sıkıcı tarih derslerinin baş ağrısından başka bir şey olmayabilir, ama Türkiye tarihi için çok onemlidir. Kabaca özetlemek gerekirse, Hukuk (Ittihat) ve Modernleşme Ilerleme (Terakki) konularına odaklanarak ülkeyi ileriye taşımaya çalışan bir gruptan bahsediyoruz. Osmanlı'dan başlayan, 1. meşrutiyet, 2. meşrutiyet daha sonrasinda Türkiye Cumhuriyeti ile devam eden, içinde Atatürk, Inönü ve Bayar gibi isimleri de barındıran Turkiye'nin aydınlık yüzü aslında. Cumhuriyet ile birlikte Ittihatçilar, Turkiye'yi modern bir ülke yapmak için çalışmaya devam ediyorlar.

Tabi daha sonra çok olaylar oluyor, ilk başta Atatürk'ün yanında olan Ittihat'çılar zamanla ayrı düşüyorlar. Izmir suikasti felan darken çok partili sisteme geçmekle beraber Menderes ve Bayar önderliginde Demokrat Parti'yi de doğuran yine bu Ittihat'çiler oluyor. Bugünkü AKP'nin öncüsü olan Demokrat Parti, Adalet Partisi, DYP ve ANAP, yani liberal-muhafazakar cizginin kökeni, aslında aşırı muhafazakar ve gerici kesimle mücadele eden Ittihat'çılara dayanıyor.

Ne alakası var demeyin.. Nereden baslamıştık. Ordem e Progresso. Kanun ve Ilerleme. Ittihat ve Terakki.. Daha yeni Turkçe'yle soyleyelim bakalim ne oluyor.. Adalet ve Kalkinma :) Bir ışık yandı mı ? Veya ampul :)

Tesadüf müdür bilmem. Kendimce böyle bir tespit yaptım. Bundan 120-130 yıl önce kadar ülkedeki aşırı muhafazakar ve hatta gericilere karşı baslatılan aydınlık, hukuk ve modernlik mücadelesi akımı, bugün geldiği noktada muhafazakar ve gerici olmakla suçlanıyor.

Her zamanin kendine has bir ruhu var işte... Tarihçi değilim, ama Tarihin akışı her zaman etkilemiştir beni....

24 Şubat 2014 Pazartesi

Hustle vs Wolf


Amregeddon ve Deep Imapct gibi orjianl bilimkurguların yanında American Beauty gibi sosyolojik başyapıtlar veya bilgisayar teknolosinin de gelişmesiyle Matrix gibi kilometre taşları.. Tarantino gibi yönetmenlerin Pulb Fiction gibi yaptıları, Gladyatör ve Braveheart gibi efsanevi lirik kahramanlık hikayeleri, Forrest Gump gibi başyaptılar yine bu döneme denk gelir. 1990'ların ortalarından 2000'li yılların başlarına kadarki 10 yıllık dönemden bahsediyorum, çok önemli ve orijinal senaryolar çıkardı Hollywood. O ara senartistler bir coştu yani.

Sonra dizi işine mi verdiler kendilerini senaristler bilinmez, Hollywood'dan senaryo çıkmamaya başladı. Son 10 yıldır özellikle ciddi bir senaryo sıkıntısı var. Sanırım çekilebilecek herşey çekildi. Tüm aşklar, tüm cinayetler, tüm komiklikler, tüm action sahneleri ve hatta tüm siyasi karakterler. Seyirciyi şaşırtacak veya sürükleyecek senaryolar bulmakta zorlanır hale geldi Hollywood. Zaten 2005 sonrası oscar alan filmlere bakılırsa bu durum görülebiliyor. Veya Harry Potter, Yüzükleirn Efendisi, Alacakaranlık veya Açlık Oyunları gibi seriler de Hollywood'un tıkanmışlığı gibi biraz. Veya bol bol biografik yapımlar, Ali, Demir Lady, Elizabeth, Lincoln gibi. 

Ama öte yandan sinema sanatı, teknolojiyi de yanına alarak kariyerinin zirvesine çıktı diyebiliriz. Artık iyi bir sinema filmi neredeyse iyi bir senaryoya bile ihtiyaç duymaz hale geldi. American Hustle ve Wolf of the Wall Street işte bu gelinen noktanın en iyi iki örneği. Eğer bu yıl Oscar bu iki filmden birine verilmez ise, ki benim oyum American Hustle'dan yana, Akademi dükkanı kapatsın bıraksın bu işleri.

Her iki filme de baktığınızda hani konu ne deseniz, çok da söyleebilecek birşey yok. American Hustle'de belki biraz verebilirsiniz ama Wolf of the Wall Street için verebileceğiniz bir spoiler bile yok. O kadar senaryosuz, konusuz filmler. (Konusuz film dediysek o anlamda demedik :) ) Ama gelin görünkü sinema sektörünün geldiği noktada, anlatım gücü, yüksek oyunculuk, görsellik, müzik hepsi birleşiyor ve ortaya keyifle izlenecek başyapıtlar çıkartıyor..

American Hustle...


Tiplere bakar mısınız. Şimdi bu film izlenmez mi ?
Christian Bale oyunculuğun zirvesinde. Zaten film için 10kg felan almış sanırım. Daha önceden de Makinist için 10kg felan vermişti. Walla bravo. 
Kostümler zaten sizi yetmişli yıllara alıp götürüyor. Hikayenin çok da önemi yok ama oyuncular sizi hikayenin içine çekip götürüyor. Komedi unsurları çok yerinde kullanılmış. Karakterler özenle çizilmiş, hissedilerek oynanmış. Akademi bu filmi daha çok sever gibi geliyor.. ,

Wolf of the Wall Street...


Akademi artık Leonardo'ya bir heykelcik verir bu yıl. Leanorda sadece yakışıklılığıyla orada olmadığını kanıtlayalı çok bile oldu aslında. Martin Scorsese ise resmen artık ustalık zamanını yaşıyor. 3 saatlik böyle lirik bir film yapmak, hem de ortada bir senaryo olmadan, bir sinema başarısından başka bir şey değil. Filmde bol bol gülüyor, bol bol kendinizi kaptırıyorsunuz. 3 saat nasıl geçiyor farkına bile varmıyorsunuz.

 
Bu yılki Oscar'ın en iyi filmi bu iki film arasında gider gelir diye tahmin ediyorum. Gravity gibi enteresan yapımlar da var ama Oscar sanırım goes to American Hustle diyorum...


edit: Sevgili Akademi, madem 12 years of slave'e Oscar verip ırkçı olmadığınızı ıspatlamaya çalışacaktınız, geçen yıl Django'ya verseydiniz ya en iyi film oscarını.

13 Şubat 2014 Perşembe

Dağ ve Nuri Nuri Ceylan




Bazı filmleri Nuri Bilge Ceylan'ın çekmesi lazım. Yavaş ilerlemeli bazı filmler. Psikolojiyi yavaş yavaş vermeli izleyiciye... Fotoğraf karelerinden oluşmalı, ve her sahneyi bir fotoğraf karesine bakar gibi bakıp sindirmeli izleyici...
Hele de dağın başında çekiyorsanız görsel şölen yaratmalı, her an ayrı bir fotoğraf karesi gibi olmalı..
Diyaloglar yavaş ama gerçekçi olmalı, içine çekmeli seyirciyi. Gerçek insanların diyalogları olmalı...
Flash-back'lerle değil anlatımla verilmeli hikaye...

Evet sıkıcı oluyor böyle yavaş ve sanatsal filmler doğrudur ama, eğer Dağ filmini Nuri Bilge veya bu tipte bir yönetmen çekmiş olsaydı, ortaya çok daha güzel birşey çıkabilirdi..

Şimdi ne çıktı, iyi bir konu ama yer yer zorlama bir senaryo ve biraz da havada kalmış bir film. Olmamış yani, konu mundar edilmiş biraz.


Bir zamanlar Anadolu'da.. Şu yukarıdaki kareye bakın mesela, fotoğraf bile değil, tablo gibi.
Konuşmalar diyaloglar, gerçek hayattan geliyor.. Senaryo olsun diye konuşmuyor karakterler, mada yoğurdunun kokusunu konuşuyorlar gecenin bir yarısı..

Beğenmeyebilirsiniz. Bu ne beklediğinize bağlı tabi. Elma alıp, portakal tadı gelmedi diye manavı eleştirebilir misiniz ? Nuri Bilge hiçbirzaman heyecanlı, aksiyonlu ve tempolu bir film vaad etmiyorki izleyiciye, ya da tüm filmler böyle olacak diye bir kural mı var ? Nuri Bilge görsellik vaad ediyor, hikaye vaad ediyor ve oyunculuk vaad ediyor. E film dediğimiz şey zaten görsellik, oyunculuk ve hikaye üçlemesinin birleşmesinden oluşmuyor mu, belki bir de müzik ekleyebiliriz buna.. O zaman, film ağır gidiyor, hikaye sarsıcı değil diye eleştirmek ne..

Ama ben diyorum ki, Dağ gibi orjinal bir konuyu, Cem Yılmaz'ın deyişiyle, Nuri Nuri Ceylan çekmiş olsaydı, acaba ortaya nasıl birşey çıkardı ? Dağ'daki görsellikleri, diyalogları, askerlerin yaşadıkları psikolojinin izleyiciye verilmesini düşünemiyorum bile..


Şehitlerimizi ise saygı ve şükranla yad ediyoruz bu arada, mekanları cennet olsun inşallah.. 

Efendi

Sene 2004 sanırım. Kurtlar vadisinin tüm Türkiye'yi ekranlara kitlediği yıllar. Trabzon'da kahvelerin bile kurtlar vadisi saatinde boş olduğu yıllardan bahsediyorum. Süleyman Çakır daha ölmemiş. Çok iyi bölümlerdi. Dönemin Muhteşem Süleyman'ı.

Bölümlerin birinde, bu Polat'ın MİT'teki müdürü bir kitap okuyordu. Efendi. Soner Yalçın'ın o zaman yeni çıkardığı bu kitabın dizide biraz da reklamı yapılıyordu. Ta o zamandan beri bu kitabı okuma niyetim vardı hep erteledim. Ve geçenlerde sonunda alabildim kitabı ve okudum.



Edebiyat'la ilgili çok post atmamakla birlikte, okuduğum kitaplarda daha çok tarihsel, biografik ve klasik edebi türler hep daha çok ilgimi çekmiştir. Efendi de çok uzun olmasına rağmen, zaman zaman romansal havası ve sürükleyiciliğiyle beğenerek okutuyor kendisini.

1800'lerin sonundan başlayan ve 1960 darbesine kadar gelen süreçte ülkemizi yönetenlerin hikayesini belli başlı birkaç aile üzerinden anlatan çok etkileyici bir tarihsel kitap. Müthiş bir araştırma herşeyden önce. Soner Yalçın'ı beğenirsiniz beğenmezsiniz yazdıklarını tasvip etmeyebilirsiniz vesaire ama yapılan bu çalışma hakkında saygı duymamak mümkün değil.

Bizim kuşak dahil ve daha gençlerin, yani 1980 ve sonrasında doğanların Türkiye yakın tarihini anlamak adına muhakkak okuması gereken bir kitap. Lisede tarih derslerinde dinlediğimiz o sıkıcı Osmanlı son dönemli meşrutiyet hikayelerinin, Kurtuluş Savaşı ve ardından Cumhuriyetin Atatürk ile geçen o ilk yılları, daha sonrasında kulaktan dolma birkaç bilgi dışında pek birşey bilmediğimiz 27 Mayıs ihtilalinin arka planı çok güzel bir dil ve araştırma ile anlatılıyor.

Çok enteresan bilgilerin olduğu, Türkiye'de 150 yıldır oynanan oyunların pek de değişmediğini, halkın demokrasi ile imtihanını zaman zaman üzülerek, zaman zaman heyecanlanarak bazen de şaşırarak okuyorsunuz.

Halid Ziya Uşaklıgil'in Atatürk'ün kayınçosu olduğundan tutun da, Nazlı Ilıcak'ın kardeşinin Ömer Çavuşoğlu olmasından, Adnan Menderes'in zamanında Altay takımında futbol oynamış olmasından tutun da Sabetayizmin hangi ailelerde olduğuna kadar bir çok şaşırtıcı hikayenin ve olayın anlatıldığı bu kitabın, söylediğim gibi twitter'da, face'de veya internette zamanını harcayan, kitap olarak Harry Potter ve Twilight okuyan, hatta Justin Bieber dinleyen zamanın tütekim toplumu yeni jenerasyonlarının mutlaka okuması gereken bir kitap.


7 Ocak 2013 Pazartesi

Kemençe vs heavy metal


Bizim oranın müziklerinde hep bir heavy metal ruhu hissetmişimdir... Hızlı bir Akçaabat kemençesinin Trash Metalden, ağır bir Tonya kemençesinin Death Metalden çok da farkı yoktur aslında.. Söylemleri sözleri olsun, enerjisi, ritimleri ve hatta soloları..

Misal şurada 2:20 gibi başlayan kemençe solosunun, ne farkı var Metallica'nın One şarkısının sonundaki solodan ?



yani şurdaki 5:25 gibi başlayan solo:


18 Eylül 2012 Salı

Tunalı


Ankara için Tunalı önemlidir.. Ankara'lı için ise çok da önemli değildir, sonunda Karum'a ve Kuğulu Park'a ve Seymenler Park'ına ulaştığınız sıradan bir tane cadde işte ama o kadar da basit değildir Ankara'lı için...

Zamanında sevdiğiyle bu caddede elele gezemeyişi Yılmaz Erdoğan'ın içine oturmuş bir cadde aynı zamanda...


Yan taraftan Bestekar'a ordan da Tunus'a doğru uzanabilirsiniz.. Çok değil daha 10 yıl öncesinin bu sessiz mekanları, artık bir çeşit barlar sokağı.. Ama ilk açıldığı zamanlardaki kadar havalı da değil.. 

Lafı nere getircem.. Diyorumki, şu Tunalı bir trafiğe kapansa.. Akşam saatlerinde yol kenarında biriken çöplere bir çözüm bulunsa. Tunalı üzerinde kafeler biraz yola sandalye masa atsalar İspanya Fransa misali.. Zaten Ankara'da orjinal birşey yok, Tunalı neden olmasın ? Sonunda da Kuğulu Göl ?


6 Eylül 2011 Salı

Teo


Benim jenerasyon için çok şey ifade eder Teo, ve saçma sapan ticari şarkılar yapmaya başlamadan zirvede bırakması da çok güzel oldu.. Onu hep çok güzel şarkılarıyla hatırlayacağız.. Sahneyi bırakması da iyi oldu performansı kötüydü.. Ama şarkıları bambaşka, dedim ya bizim jenerasyon onunla büyüdü biraz.. Müziği bırakmasının şerefine en iyi 10 Teo şarkısı listesi yapalım dedik biz de.. Buyrun bendenizin en sevdiği 10 Teo şarkısı..

10-Rapsodi İstanbul

Hangi kentte bu denli acı var
Başka nerde İstanbul kadar

Teo kadar güzel İstanbul şarkısı yapan var mı acaba ?

9-Kupa Kızı Sinek Valesi

Bir iskambil falında çıkmıştık birbirimize
O güzel kupa kızıydı sinek valesiydim bense


8-İstanbulda Sonbahar

İstanbul bugün yorgun Üzgün ve yaşlanmış
Biraz kilo almış
Ağlamış yine rimelleri akıyor


7-Rüzgar Gülü

Dedim, benim kadar yanlızsan
Tek gecelik aşksan
Bir anıdan kaçıyorsan
Dibe vurduysan ya da hala düşüyorsan

6-Uykusuz Her Gece

Neydi kopan içimden
Yıllar zincirinden
Öldüm sanki yaşarken
Kaçtım hemen o sahneden 

5-Gönülçelen

Kırıklarını aldırdım kalbimin
Zırhımı çıkarttım astım portmantoya
Güzel vücutlar boş suratlar
Benimse yenmiş tırnaklarım
Titrek ellerim var

4-Papatya

Ovv Papatya vuu-haaa-aaa (hastasıyız burdaki Özlem Tekin vokalinin)

3-Ne ekmek ne de su

Ne ekmek, ne de su
Sensizlik korkusu
Istemem yeter ki sen
Yanımda ol

İlk Teoman ismini duyduğum şarkıdır ve ilk duyduğumda biraz hissetmiştim yeteneği..

2-Zamparanın Ölümü 2

E çiftletme memur abi nefesim 95 oktav
Patlarız valla alimallah yanımda kibrit çaksan
Sen sormadan ben söyliyim ne ehliyet ne ruhsat ne de
Sigortam var sadece bu meymenetsiz surat

1-İstasyon İnsanları

Eskiden çok eskiden ben daha çok küçükken
Henüz cennet plaji otopark olmamisken
Mercanlarin arasinda küçük baliklar vardi
En güzellerin el boyunda kavuniçi olanlardi
Bir gün bir rüya gördüm o kavuniçi balik benmisim
Büyümem beklenmeden afiyetle yenmisim
Istasyon insanlari burdalar tesadüfen


Ruhinin acıklı hikayesini anlatır bu şarkı ki benim en çok sevdiğimdir.. Sevgili Levo bu şarkı senin için, az dinletmedin bana zamanında :)

4 Eylül 2011 Pazar

Yayla Volume 3


Yıllık düzenli yayla ihtiyacımızı giderdik bu Bayramda.. Herkesin bayramı kutlu olsun bu arada...


Şunu gördüm ki huzur buralarda.. Hava temiz, yemekler genleriyle oynanmamış cinsten, insanın derdi stresi yok, herkesin ailesi akrabası yanında felan.. Biraz sıkıcı evet, zira yapcak birşey yok.. Yaylada inek beklemekten veya kahvede oturmaktan başka bir seçeneğiniz yok.. Buranın dünyası da böyle..


2 Eylül 2011 Cuma

Dünya gözüyle bunu da gördüm ya !


Trabzonspor'u Şampiyonlar Ligi gruplarında sonunda görebildik, buna da şükür.. Bu elimizden haksız şekilde alınan kaçıncı şampiyonluğumuz bilemiyorum ama işte en azından şampiyonlar ligi tesellimiz oldu..

Şimdi soru şu ? Benim el hangi deplasmana gider ?

Eylüle'de Milano ? Guiseppe Meazza'da 1983 yılının rövanşına şahitlik etmek ?
Ekim'de Moskova ? Moskova'daki eski dostlarla hasret gidermek ?
Aralık'ta Lille ? Fransız gettolarında da "Bize Her Yer Trabzon" demek...

23 Ağustos 2011 Salı

Güle Güle Şakir Amca..


Çok sevdiğimden değil ama sonuçta az ekmeğini de yemedik yalan yok, üzülüyor insan işte biraz.. İsmini telafuz edemezdik korkudan, Şakir Amca derdik şifreli bir şekilde.. Fotoya bakar mısınız, Kaddafi'nin yüzüne gülenler sonra nasıl da arkasından bıçakladılar adamı.. Fotodakilerin nerdeyse hepsi adamın ocağına incir ağacını dikti, hayat böyle işte.. Kaddafi de yazık, yıllarca kendisine (korkudan) yalakalık yapan halkının isyanına mı yansın, yoksa bu yukardakilerin yüzüne gülüp arkasından iş çevirmelerine mi ?

Libya'da olaylar ilk başladığı zamanlar, ki o zaman henüz bu Arap Bahar'ı olayında şiddet ve kan daha başlamamıştı, "Mısır veya Tunus'a benzemez, Kaddafi'yi kolay kolay deviremezler, devirseler bile çok uzun ve kanlı olur" demiştim... Nitekim öyle oldu, NATO desteği olmasa deviremezlerdi yine de ve NATO desteğine rağmen de çok uzun ve kanlı oldu.. Üzülüyorum ölen insanlara da bir yandan..

Sayılı günleri kaldı Kaddafi'nin Libya'da.. Bu saatten sonra çarpışarak mı ölür, başka bir ülkeye mi kaçar, hapse mi girer bilemiyoruz, bekleyip görecez.. 1 Eylül 1969 devrim yaptığı tarihti Kaddafi'nin, her yıl 1 Eylül'de devrim kutlamaları olurdu.. Kaderin bir cilvesi belki bu yıl 1 Eylül, onun devriminin resmen sonu olduğu tarih olacak, tam 42 yıl sonra..

Asıl bundan sonrası da ayrı bir soru işareti.. Kaddafi gittikten sonra bir iç savaşta çıkabilir, iktidar kavgası.. Çok sayıda aşiret var Libya'da ve hiçbirinin de iktidarı (ve milyarlarca doları) başkasına kolay kolay bırakacağını sanmıyorum.. Libya'da yaşarken hep "umarım ben burdayken Kaddafi'ye birşey olmaz" derdim, çünkü Kaddafi'den sonra ülkenin çok karışacağı belliydi.. Umarım geçiş olayını kolay atlatırlar..

Er ya da geç, öyle veya böyle, 1-2 yıl içinde Libya'da sular durulduğu zaman ise, bizim inşaat sektörü yaşadı.. Çünkü ülkede para çok ve yapılacak çok çok çok fazla inşaat var.. Çok ekmek çıkar oraya gidecek inşaat şirketlerine, akıllı olanlar tabiki..

son not : bazı şeyleri de unutmamak lazım.. 1974 senesinde Kıbrıs'a çıkartma yaptığımızda, tüm dünya bize ambargo uygularken, bize maddi manevi destek olan, havaalanlarını açan ülke Libya, lideri de Kaddafi'ydi...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Hafız naptın sen ya ?

Sen git Wimbeldon finalinde Nadal'ı yen, 43 maçtır hep kazan, dünyanın bir numarası ol felan sonra bu ne rezillik.. Koskoca Novak Djokovic'e gel..!



Bu karaoke yurt dışında çok yaygın bir hadise de işte bizde o kadar tutulmuyor, kasıntı bir millet olduğumuz için sanırım. Hiç kimse karizmaya leke sürdürmemek, kızların önünde komik olmamak istiyor, oysa biraz bu kafada olsak çok da eğlenceli olabilir bence.. Acaba açsak mı böyle bi yer, tutar mı acaba ? Ya da var mı Ankara'da ? Ben çok pis söylerim :) Teoman'dan "rüzgar gülü" olabilir.. veya Cartel'den "evdeki ses"

Bunlar da Djokovic'in diğer bombaları, Maria Sharapova taklidi ve bir de reklam :





22 Temmuz 2011 Cuma

is it hot outside ?

mealen ;

- Dışarısı sıcak mı ?
- Kapa çeneni !

6 Haziran 2011 Pazartesi

Heyvanat

 Ankara'daki tüm gezcek yerler bitti, dedik bi de hayvanlar alemindeki arkadaşlarımızı ziyaret edelim.. Ankara'da Hayvanat bahçesi var ama ben hiç gitmemiştim.. Kimsenin de gittiğin sanmıyordum nedense.. Ama bir gittim baktım herkes orda, duyan gelmiş.. Ana baba günü, çoluk çocuk genç yaşlı bir sürü insan. Çok şaşırdım.. Aynı şaşkınlığı Ankara'da operaya gittiğimde de yaşamıştım, boş yer yoktu.. Oysa ben operanın boş salonlarda oynandığını sanıyordum..

Şaşkınlığı atlattıktan sonra içerde gezmeye başladık.. Bir sürü yeni arkadaşla tanıştık, işte bazıları ;


Zürafa hayvanını hep sevmişimdir.. Doğuştan yüzemeyen tek hayvan derler.. (insanlarda aslında doğuştan yüzücüdürler ama korku psikolojisi yüzünden boğulabiliyorlar, yoksa yeni doğan bebeyi atın suya yüzer, ama gene de dikkatli atın tabi, sonuçta bebek)

Hayvanat bahçesi dedin mi beş büyük olacak içinde.. Aslan, Fil, Gergedan, Zürafa ve Kaplan.. Doğru saydım mı bilemiyorum..


Ayı hayvanı... Çok sempatikler ama işte adı üstünde "ayı", pek kibar oldukları söylenemez.. Sizle şakalaşmak için sırtınıza bir vursalar beliniz kırılır herhalde.. Aslında şaka yapıyor.. Varya "ayı yavrusunun severken öldürürmüş" diye, boş laf değil, hakkatten öyle..



Deve guşu hayvanı.. Sanırım bu fotoğraf hayvanat bahçesindeki tutsaklığı anlatması açısından anlamlı olmuş.. Genel olarak hayvanları gezerken öyle bir hayvanların mutsuz olduğu hissi kaplıyor sizi.. Bunlar doğal ortamlarında daha mutlular, ama tabi doğal ortamları biraz tehlikeli olabiliyor...


Flamingo kuşu.. Bu flamengo dansının bunla bir alakası var mı bilemiyorum ama zarif bir kuş türü.. Kuşlar zaten genel olarak zarif ve güzel canlılar, boşuna bir sürü kuş gözlem toplulukları kurulmamış.. Otur izle bunları..

Aha bir kuş daha.. Sanırım bu turna kuşuydu.. Sevdiğim bir foto oldu... Dar net alan derinliği felan...



Ben bir hipopotam'ım.. Su aygırı da denebiliyor.. O ne ağızdır kardeşim, yemek seçmem ne atarsan içine yerim diyor. Devasa bir cüsse, suda gezeliyor kendi kendine.. Herşey bir kenara ama o devasa cüsseye o minicik kulaklar da ayrı bir güzellik katmış..

Piiii ağıza bak... Ne maymun hayvansın hocam, o ağız ne beee...!! İnsan arada fırçalar bişe yapar...


Gideceklere şimdiden iyi gezmeler...

24 Mayıs 2011 Salı

Şampiyonluk gene yalan oldu !

Duygularımı ifade etmekte güçlük çekiyorum.. Bir kez daha emeğin, paraya ve masa başı oyunlarına yenildiğini görmüş olduk..

Fotolarla anlatmaya çalışcam..




20 Mayıs 2011 Cuma

Wallpaper Hizmeti # 6


Ankara kalesi... Eğer şehirden kaçmak isterseniz kendileri orda duruyor. Dar sokaklarında yürüyün, köşedeki köftecide köfte yiyin, biraz alışveriş yapın, kalenin tepesine çıkıp Ankara'ya yukardan bakın, Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezin..

16 Mayıs 2011 Pazartesi

yağmurda şenlik !


Şenliğin doğasında çimlerde yayılmak, karpuz gibi yata yata büyümek vardır.. Hava yağmurlu ve yerler çamur olunca işte zorlama bir şenlik oluyor.. Uzun yıllar sonra tekrardan bir görelim dediğimiz odtü şenliklerini görme ümidimizi, Trabzonspor'un şampiyonluğu gibi seneye devrettik.. :(


Böyle ayakta durarak şenlik mi yapılır, konser mi dinlenir.. Gidin ders çalışın, sınavınız yok mu sizin ? Bizim dönemde matematik bölümü kasıtlı olarak şenlik haftasına koyardı sınavları, Dif diye bir ders vardı hiç unutmam, milletin 2. sınıfta geçtiği bu dersi sırf sınavları şenlik zamanına geliyor diye 4. sınıfta zorla geçmiştim.. Az daha mezun olamıycaktım..

Odtü'deki gökkuşağının ara renkleri ! ise ortalığı şenlendiren nadir görüntülerdi..


Ama yine de tatsız bir şenlikti diyebiliriz.. Bu arada şenlik bitti yaz geldi sanırım, dışardaki havaya bakıyorum da ilkbahar yalan olmuş, direk yaz gelmiş.. Herkese hayırlı olsun yaz...

29 Nisan 2011 Cuma

Romana gel !

İsmail Pelit abimizin son romanı.. Daha doğrusu Ham Roman'ı..


Almayı düşünüyorsanız 2000 TL kendileri. Tek nüshası mevcut.. Meraklısına duyrulur..

31 Mart 2011 Perşembe

Kaybedenler Kulübü

Zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok..


Muhtemelen filmin yapımcılarının en çok sevdiği film Fight Club.. Tamamen çakma bir fight club yapmaya çalışmışlar, hatta filmdeki yazıların puntoları bile andırıyor fight club puntolarını..

Aslında çok şey yapmaya çalışmışlar ama hiçbirini yapamamışlar... Komik olmaya çalışmışlar, çoğu espri zorlama.. Felsefe yapmaya çalışmışlar, birkaç güzel laf dışında çok yapay.. Karakterleri cool yapmaya çalışmışlar, zaman zaman Nejat bile kasıntı kalmış.. Karakterler hem cool hem looser ?!?

Bir defa çizilen karakterler looser dediğimiz kaybeden karakterler.. Ama hatunları gayet güzel götürüyorlar ve de iyi de götürüyorlar.. Böyle looser’lık mı olur.. ? Hangi ülkede yaşıyorsunuz.. Bir de yalnızım da yalnız.. Yok yaa..

Filmin müzikleri güzeldi ama..

18 Şubat 2011 Cuma

Eski Arabeskçi Yeni Rock'çı Nilüfer


Yıllardır eski arabesk şarkıları yeni rock'çılarımız tarafından cover'lanır.. Ortaya güzel işler de çıkar.. Duman'ın güzel cover'ları vardır ilk akla gelen mesela.. Onun dışında da birçok grup yaptı.. Hatta böyle albümlerde var, Kolpa ve Kargo yapmışlardı ve tutulmuştu da..

Nilüfer'de bu işin ekmeğini ben de yiyim diyerek toplamış genç rock'çıları, yapmış 12 tane güzel düet.. Bir nevi "best of" albümü de olmuş aynı zamanda.. Albüm kapağı olarak da rock'çı pozu vermiş, o da zekice olmuş... 40 yıllık arabeskçi Nilüfer olmuş size rock'çı.. N'olcak canım, biz Müslüm Baba'yı bile gördük Teoman'la Duman'la düet yaparken..

Albüme gelirsek, düet'lerin çoğu gayet başarılı diyebiliriz.. Şebnem Ferah (Erkekler Ağlamaz), Teoman (Sensiz olmaz), Hayko (Aşk Kitabı), Badem (İntizar), Yüksek Sadakat (Göreceksin kendini) cover'ları ilk dikkat çekenler.. Kötü olanlar da var, Rashit (Uzak dur ateşimden), Ogün Sanlısoy (Hey gidi günler) ve 4x4 (kim arar seni) cover'ları biraz yavan olmuş.. Olabilir.. Ama albümün eksiği ne derseniz, böyle bir "best of" özelliği olan bir albümde olması gereken ve olmayan iki şarkı derim.. Tanrım ve Yolcu yolunda gerek.. Bir de mor menekşe güzel olabilirdi...

Benim için üç tane özel Nilüfer şarkısı vardır.. Yolcu yolunda gerek, Tanrım ve Aşk Kitabı... (içimdeki arabesk yıllardan kalan) Hadi Aşk Kitabı, Hayko'nun garip yorumuyla var ama Tanrım gibi damar bir Nilüfer arabeski ve Yolcu yolunda gerek gibi yıllarca üniversite çimenlerinde dinlediğimiz bir şarkıyı kulaklarımız aramadı değil..

Herşeye rağmen dinlemelik ve arşivlik bir albüm olmuş...



Ümitlerim kırıldı bitti

Hayallerim yıkıldı gitti
Bu dert beni benden etti
Sevdim, sevdim bak ne hale geldim


Çok damar be !...