Bir filmden ne beklenir, ya da ben ne beklerim... İyi bir hikaye, masalsı bir anlatım ve hoşca vakit geçirmek herşeyden önce gelen beklentilerdir benim için. Müzikler ve görsellik olmazsa olmazlar tabi, bunların yanında duygusallık, heyecan ve biraz da espri de varsa tadından yenmez... Oyunculuklar ve kurgu da diğer olmazsa olmazları güzel bir film için..
Yazıyı ilk 10 yapma niyetiyle başladım ama bu kadar güzel filmi 10’a indirgeyemedim malesef.. O yüzden 30 film sıraladım.. Yine de listeye koyamadığım için içimi yakan filmler var ama yapcak birşey yok artık.. 30 filmle idare edeceğiz artık, dışarda kalanlara da bir başka listede değinmek dileğiyle.
Film sayısı 30 olunca ve yazı da biraz ucun olunca bunları tek posta sığdırmıyım dedim ve yazıyı üçe bölmeye karar verdim.. Sondan geriye doğru başlıyorum, ilk önce Top 30-20 arası ile başlayalım...
İşte beni benden alan, defalarca izlediğim ve bundan sonra da izleyebileceğim filmler, bittiği zaman bittiği için üzüldüğüm damağımda tadı kalan filmler.. Çoğu zaten bildiğiniz izlediğiniz filmler diye tahmin ediyorum ama içlerinde izlemediğiniz varsa, çok şey kaçırmışsınız demektir ve ilk fırsatta bir yerden bulup izliyorsunuz..
İçinde Titanic’in, Star Wars’ın ya da herhangi başka beğendiğiniz filmin olmadığı listeye liste demem ben diyorsanız ona da saygımız var ama bu da benim listem işte.. Sen de yap, senin de olsun..
30- Mullholland Drive
Bu filmle ilgili ve David Lynch ile ilgili söylenebilecek çok şey var, söylendi de zaten, o yüzden fazla detaya inmeye gerek yok. Filmi izlemediyseniz izleyin ve burdan sonrasını okumayın, spoiler var, sıradaki filme geçip ordan okumaya devam edebilirsiniz.. Eğer filmi izlediyseniz, size şöyle bir tavisyede bulunabilirim, yakın bir arkadaşınızla izleyin ve “hacı film deli kopuyor bi yerden sonra” gazı da verin. Filmin kopmasını allak bullak bir suratla bekleyen ve filmi anlamaya çalışan arkadaşınızın film bittiğindeki surat ifadesi neden bu filmin bu listede yer aldığının sebebidir.
Bu filmle ilgili yorumlar genelde “filmi anlayan beri gelsin” şeklindedir. Oysa bu filmi konusuz izlemek lazım, sadece izleyin, filmin içinde kaybolun. Filmden tad almanın formulü de budur, anlamaya çalışırsanız ve bir son yakalamaya çalışırsanız geri dönüşü olmayan yollara girebilirsiniz. Bugüne kadar izlediğimiz yüzlerce filmin bir konusu, konsepti vardı diye her filmde bunları aramaya gerek yok, bir filmde de olmasınlar.
29- School of Rock (Hababam Rock)
Jack Black.. Bu adama bayılıyorum, kendimi Brad Pitt ya da Bruce Willis gibi hissetmediğim dönemlerde Jack Black gibi hissediyorum diyebilirim. Bence hakettiği değeri bulamamış, kendine has espri tarzı ve stili olan bir komedyen. Müzik tutkusunu filmlerinde sık sık kullanıyordu zaten ama bu filmi komple müzik üzerine kurmuş. Çok eğlenceli bir Pazar günü aile sineması ortaya çıkmış. Filmin Türkçe çevirisi ise ayrı bomba, “Hababam Rock”. İzleyin, çocukluğunuza gidin, eğlenin, gülün neşelenenin.. Filmin sonundaki sırayla şarkı söyleme sahnesi ise defalarca izlenecek kadar sıcak ve içten olmuş...
28- Finding Nemo
Eğer bir gün SCUBA dalışı yaparsanız, ve bu dalışı böyle renkli bir deniz altısı olan bir yerde yaparsanız, bu çizgi filmde olan herşeyin gerçekte deniz altında mevcut olduğunu görebilirsiniz. Özellikle filmin başında Nemo’nun doğduğu evi (yosunumsu şeyler) ve resifleri görebileceğiniz bir yer bulabilirseniz ne demek istediğimi anlarsınız (bakınız aşağıdaki foto nerdeyse aynen filmde de mevcut). Şurda bahsettiğim Gili Trawangan gezimde ve dalışımda aynen o görüntüleri ve yosunların arasından bana bakan Nemo’yu bu şekilde görmüştüm. (meraklısına, nemo'nun türü, clawnfish yani palyaço balığı, hamsinin renkli olanı da diyebiliriz :) )
27- Notting Hill
Eğer son on yıldır Hollywood’da bir Romantik Komedi furyası varsa bu işin baş sorumlularındandır bu film ve Hugh Grant. Bu tür filmler için ayrı bir eleştiri yazısı bile yazılabilir o kadar çok klişeler varki.. Kızın gay arkadaşı, Esas oğlanın salak arkadaşı (genelde irlandalı ya da zenci olurlar), ilişki bir yerde çıkmaza girer ve romantik şarki damardan girer ve ufak çaplı bir klip çekilir. Kahramanlar otobüste orda burda birbirlerini düşünürler efkarlanırlar vesaire.. Herşeye rağmen seviyoruz da bu tip filmleri ve onsuz yapamayız...
Bu filmde de işte bu işin ilklerinden.. Müzikler on numara, Hugh Grant ve Julia Roberts döktürüyor zaten, espriler çok kaliteli.. Sımsıcak bir romantik komedi.. Defalarca sıkılmadan izlenebilecek cinsten..
26- Trainspotting
Biraz eski bir film olması ve ingiliz aksağanın baskın olması dışında 10 numara bir film. Kült filmler arşivi yapıyorsanız kesinlikle olması gereken bir film.
Sosyal yaşamı irdeleme ve eleştirme, uyuşturucuyu ve gençliğe yakın bakış, ince espriler, hikayesi, hikayenin anlatımı, özenle çizilmiş karakterler, müzikler ve birçok anı fotoğraf karesi gibi olan (bazıları bir rock grubu kaset kapağı gibi) görselliğiyle müthiş bir film. Hatta sinema tarihinde yeni bir sayfa açan, Tarantino ve Guy Ritchie gibi yönetmenlere oldukçe ilham verdiğini düşündüğüm bir film.
25- Old Boy
İşte listenin en bomba filmerinden biri. Sıralamada biraz arkalarda kalmış olsa da birçokları listenin en başına da koyabilirdi bu filmi. Senaryosu, oyunculuğu, akıcılığı ve özgün hikayesiyle sizi sizden alabilecek bir film. Kült filmler arasında yerini çoktan almış bir başyapıt, filmi izleyenler bana hak verecektir. Kore filmi olan yapıtın yakında Hollywood versiyonunun da çekileceği gelen haberler arasında.
24- Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)
Hapishane filmlerine karşı hep ayrı bir ilgim olmuştur. Hapishane hayatı da hep ilgimi çekmiştir. Hem Amerikan filmlerindeki F tipi hapishaneler, iki kişilik odalarda kalınan, zencilerin body çalıştığı, dövmeli meksikalıların mafyalaştığı, beyazların firar etmeye çalıştığı hapishaneler. Hem de Türk filmerinde geçen koğuş ve ağalık sisteminin olduğu hapishaneler. Her iki türlü hapishanede ilgimi çekmiştir hep. Tam olarak ilgimi ne çekiyor bilmiyorum ama o ağır akan zaman, yapacak birşeyin olmaması, deiğişik profilde insanların dialog halinde olmaları. Ve tabi sürekli yapılan kaçış planları.
Shawshank Redemption’ı diğer filmlerden ayıran tabi öncelikle Tim Burton ve Morgan Freeman’ın oyunculukları, senaryodaki felsefi boyutlar ve sizi içine çeken heyecanı. Ve filmin finali tabi.
Bu filmin bir diğer özelliği de imdp’de tüm zamanların en iyi filmi olarak gösterilmesi. Bayaa iddaalı di mi ? İzlemediyseniz kaçırmayın derim.
Amerikan History X, Life (Müebbet Kuşları (Eddie Murphy ve Martin Lawrence oynuyor, film adı çevirisi de ayrı bomba), Tango ve Cash, Lock Up (Sylvester Stallone filmi, sanırım firar olarak çevrilmişti),Tatar Ramazan ve Yol gibi birçok filmde de bu hapishane havasının tadını alabilirsiniz.
23- The eighth Day (Le huitième jour) (Sekizinci Gün)
Arkadaşım Harry... Arkadaşım George... İki zoraki arkadaş ve bir yol filmi.. Klasik değil mi ? Ama bu arkadaşlardan biri dawn sendromlu (ve rolü oynayan oyuncu gerçekte de dawn sendromlu) olunca üstüne de duygusal bir hikaye absürdlüklerle süslenince gözyaşlarını gülücüklere karıştıran bir film çıkmış ortaya.. Filmin finalinde oyuncuların şarkı söylemesi ise filmin koparan anı oluyor... Çok sıcak bir film...
22- One Flew over the Cuckoo’s Nest (Gukuk Kuşu)
Yönetmen, Oyunculuk ve Senaryo.. Stanley Kubrick, Jack Nickolson ve bomba bir senaryo bir araya gelirse ne olur ? Kült olur. Efsane olur. Anlatılmaz izlenir sadece.
Fight Club gibi, kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda ara ara izleyip kendimizi şarj edebileceğimiz bir film.
Hani filmde kırması imkansız olan lavaboyu kırarım ben deyip kırmaya çalışıyor ya J. Nickolson, sonra da “en azından denedim” diyor ya, işte o sahneyi akıllara getirmek lazım cesaretimizi toplayamadığımız denemekten korktuğumuz anlarda.
21- Ice Age
Kilometretaşıdır bu film.. Öncüleri vardı elbet ama özellikle Shrek serisi ile beraber bu Ice Age serisi animasyon film türüne level atlatmış, Aslan Kral’lardan Wall-E’lere geçişi sağlamıştır. Çizgi film oluşu ve çocuklara hitap edişinin yanında biz büyüklere hitap eden ince espri anlayışıyla her kesime hitap edebiliyor bu yeni nesil animasyonlar. Animasyon tekniklerinde son teknolojinin kullanılması izleyiciyi iyice masalın içine çekiyor... Bir filmden bekleyebileceğiniz görsellik, müzik ve eğlence had safhada...
Bu filmin Türkçe dublajı da ayrıca çok başarılıdır. Bu dublaj konusunda Türkiye çok başarılıdır genelde ama bu filmde başta Hakuk Bilginer ve Ali Poyrazoğlu döktürüyor resmen.
Filmin en efsane karakteri ise şüphesiz Scrat.. Ve işte beni benden alan "ahanda s.çtık" bakışı ...
Devam edecek...
26 Ekim 2010 Salı
19 Ekim 2010 Salı
Genç Şantiyecilere Öğütler
İnsanı yaşlı hissettiren bir başlık oldu, biraz da ukala durdu farkındayım ama idare edin artık.. Blogu takip edenler bilir (varsa eğer öyle düzenli takip eden birileri), yakın zamanda “yurt dışı şantiyecilik” kariyerime noktayı koymuş ve memlekete dönmüş bulunmaktayım. Darısı geride kalan şantiyecilerin başına diyorum.
Bu mesleği, inşaat mühendisliği veya şantiyecilikten çok “yurt dışı şantiyeciliği” olarak adlandırıyorum çünkü bu iş için en doğru tanım bu olacak. Yapılan iş şantiyeciliğin çok da ötesinde, farklı bir kültürde ve coğrafyada bir proje yapmak aslında, kolay birşey değil ve biz Türk’ler bu konuda bayaa iyiyiz.
Yaşım genç sayılır, toplamda 7 yıllık bir deneyimim var. Çalıştığım şantiyeleri de şurdan görebilirsiniz. belki ahkam kesecek yaşta olmayabilirim ama 3 farklı ülkede, 4 farklı projede 7 yıl geçirmiş olmak ciddi bir birikim oldu benim için. Çalışmadığım milletten insan kalmadı diyebilirim, biz Türk’lerden başka Ruslar, Araplar, Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler ve Brezilyalılar dahil envai çeşit milletten insanlar çalıştım, kanka oldum, kültür tokuşturdum ve biriktirdim. Çalıştığım projelerden Discovery’de gösterilenler bile oldu.
2- Bedelli askerlik (3 yıl yurt dışında çalışınca bu hak kazanılıyor) ve belli bir maddi birikim iyi bir hedef olabilir “bay” şantiyeciler için. Kadın şantiyeciler ise bence yolun başındayken dönsünler. Yapılacak iş değil.
3- İlk yıllarda parayı ön planda tutmanıza gerek yok, önceliğiniz kesinlikle öğrenmek olsun. Çünkü öğrendikçe zaten pazarlık gücü zamanla size geçecektir. 3-4 yıldan sonra yavaş yavaş parayı konuşmaya başlayabilirsiniz ve tatmin edici paralar kazanmaya başlayabilirsiniz.
5- Uzun yıllar bu mesleği yapmayı düşünmüyorsanız bile sanki uzun süre bu işi yapacakmış gibi hareket edin.
6- Sadece beton, kalıp ve demire takılmayın. Unutmayınki o işlerden anlayan tonla mühendis mevcut. Bunların dışındaki iş kalemlerine de ilgi duyun.
7- İki-Üç yıldan fazla sahada kalmanıza gerek yok. İki yıldan sonra yavaş yavaş işin ofis kısmına geçin. Yazışma, planlama, maliyet kontrol, hakediş, sözleşme ve diğer idari işler gibi konulara ilgi gösterin.
8- Şantiyelerde çok farklı departmanlar mevcuttur, diğer departmanların da ne iş yaptıklarını anlamaya çalışın, çünkü ilerde Proje Müdürü olunca o farklı departmanları da siz yöneteceksiniz.
11- İnsanlarla iyi geçinin. İnsanlarla kavga etmek size hiçbirşey kazandırmaz, ama iyi geçinmek size daha huzurlu bir çalışma ortamı sağlar.
12- Egonuzu kontrol edin, mumkunse pasifize edin. (bu tavsiye askerlikte de cok ise yarar)
16- Çalıştığınız ülkeyi gezin.
17- Çalıştığınız ülkenin kültürünü de tanımya çalışın.
18- Gittiğiniz yere mobilize olun. Orda misafir olmayın, orda yaşayın.
Bu mesleği, inşaat mühendisliği veya şantiyecilikten çok “yurt dışı şantiyeciliği” olarak adlandırıyorum çünkü bu iş için en doğru tanım bu olacak. Yapılan iş şantiyeciliğin çok da ötesinde, farklı bir kültürde ve coğrafyada bir proje yapmak aslında, kolay birşey değil ve biz Türk’ler bu konuda bayaa iyiyiz.
Yaşım genç sayılır, toplamda 7 yıllık bir deneyimim var. Çalıştığım şantiyeleri de şurdan görebilirsiniz. belki ahkam kesecek yaşta olmayabilirim ama 3 farklı ülkede, 4 farklı projede 7 yıl geçirmiş olmak ciddi bir birikim oldu benim için. Çalışmadığım milletten insan kalmadı diyebilirim, biz Türk’lerden başka Ruslar, Araplar, Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler ve Brezilyalılar dahil envai çeşit milletten insanlar çalıştım, kanka oldum, kültür tokuşturdum ve biriktirdim. Çalıştığım projelerden Discovery’de gösterilenler bile oldu.
Elbette bizden daha çok görmüş geçirmiş abilerimiz var ama biz yine de bizde birikenleri genç arkadaşlarla paylaşalım dedik.. Ne demişler, ne kadar bildiğin değil, ne kadar anlatabildiğin önemlidir dinleyen için.. Evet genç şantiyeci arkadaşlar, işte tavsiyelerim ; (şantiyeci olmayanlar da okuyabilirler tabi, belki işlerine yarayacak birşey bulabilirler)
1- İlk yurt dışına çıktığınız zaman hedeflerinizi iyi belirleyin. Bu bir tavsiye değil, fikir daha çok, çok uzun süre yurt dışında yaşamayı düşünmeyin derim ben. Ömrünü şantiylerde geçirmiş, ailesini ve çocuklarını doğru dürüst görememiş şantiyeci abilerimizle tanışacaksınız bu meslekte, bence onlar gibi olmayın. Belli maddi-manevi hedeflerinizi yakalayınca dönün, memleket gibisi yok.
2- Bedelli askerlik (3 yıl yurt dışında çalışınca bu hak kazanılıyor) ve belli bir maddi birikim iyi bir hedef olabilir “bay” şantiyeciler için. Kadın şantiyeciler ise bence yolun başındayken dönsünler. Yapılacak iş değil.
3- İlk yıllarda parayı ön planda tutmanıza gerek yok, önceliğiniz kesinlikle öğrenmek olsun. Çünkü öğrendikçe zaten pazarlık gücü zamanla size geçecektir. 3-4 yıldan sonra yavaş yavaş parayı konuşmaya başlayabilirsiniz ve tatmin edici paralar kazanmaya başlayabilirsiniz.
4- Sürekli öğrenin kendinizi geliştirin, çünkü şantiyelerde sürekli öğrenilecek birşeyler vardır. Bazen farkında olmadan bile öğrenebilirsiniz.
5- Uzun yıllar bu mesleği yapmayı düşünmüyorsanız bile sanki uzun süre bu işi yapacakmış gibi hareket edin.
6- Sadece beton, kalıp ve demire takılmayın. Unutmayınki o işlerden anlayan tonla mühendis mevcut. Bunların dışındaki iş kalemlerine de ilgi duyun.
7- İki-Üç yıldan fazla sahada kalmanıza gerek yok. İki yıldan sonra yavaş yavaş işin ofis kısmına geçin. Yazışma, planlama, maliyet kontrol, hakediş, sözleşme ve diğer idari işler gibi konulara ilgi gösterin.
9- Yurt dışı şantiyelerinde çalışma ve yaşam şartları genelde zordur, yıpratıcıdır. Psikolojinizi ve motivasyonunuzu hep yüksek tutun, insanların ve olayların moralinizi bozmasına imkan vermeyin. Bu çok önemli bir madde olup, özel hayatınızda da kullanın derim ben.
10- Özellikle uzun süre kalmayı planlıyorsanız, uzun vadede yaşayacağınız yıpranmanın daha çok olacağını unutmayın, enerjinizi idareli kullanın. Bu madde çok önemli, ilk başlarda herkes pozitif ve enerjilidir. Ama Libya’da yoğun şantiye temposunda geçen 2 yılın ardından sinirleriniz eskisi kadar güçlü olamayacak.
12- Egonuzu kontrol edin, mumkunse pasifize edin. (bu tavsiye askerlikte de cok ise yarar)
13- Karsinizdaki insanlarla empati kurmaya calisin. Unutmayinki karsinizdaki insanlar oraya zevk icin degil, para kazanmak icin gelmis insanlar.
14- Uzun süre kalmayacak olsanız dahi, gider gitmez çalıştığınız ülkenin dilini öğrenmeye çalışın. Özellikle Rusça konuşulan bir ülkedeyseniz ilk gün başlayın çalışmaya.
15- “Roma’da Roma’lı gibi yaşamak lazım” diye bir söz vardır. Yaşadığınız ülkeye ayak uydurmanın her zaman faydalarını göreceksiniz.
16- Çalıştığınız ülkeyi gezin.
17- Çalıştığınız ülkenin kültürünü de tanımya çalışın.
18- Gittiğiniz yere mobilize olun. Orda misafir olmayın, orda yaşayın.
Son bir söz daha.. Genelde şantiyecilikte tecrübe süreyle ölçülür. 10 yıl tecrübeli, 5 yıl tecrübeli gibi. İş ilanlarına da böyle sınıflama yapılır. Yanlış diyemeyiz ama çok doğru da değildir. 10 yıllık mühendis 5 yıllık mühendisten daha tecrübeli değildir herzaman. Sonuçta, tecrübe meslekte geçen yıllar değil, bu sürede yapılan mesleki birikimdir.
12 Ekim 2010 Salı
Kapadokya
Dünya enteresan bir yer, 50-60 milyon yıl önce yanardağlar patlıyor, değişik taş formları oluşuyor, aradan milyonlarca yıllar geçiyor, bu taş formları zamanla aşınıyor sürükleniyor kopuyor başkalaşımlar geçiriyor ve peri bacaları oluyor. Kapadokya bölgesi bu peri bacalarıyla doluyor ve muhtemelen dünyanın başka yerinde de benzeri olmayan bir yer oluyor.
Sonra bir dönem hristiyanlar bu peri bacalarının içini oyuyorlar, kliseler ve evler yapıyorlar. Çok sayıda mağara evler ve kiliseler, değişik bir kasaba olmuş olsa gerek zamanında. Sonra bölgedeki hristiyanlar gidiyor (sanırım mübadele döneminde Yunanistan’a gidiyorlar) ve daha sonra biz Türkler buraya yerleşiyoruz ve turistik bir yer haline getiriyoruz burayı ve bu şekide günümüze kadar geliyor. Aşağıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, peri bacalarıyla bütünleşerek şirin bir kasaba oluyor Göreme, bize de gezmek kalıyor.
Balonla yukardan Kapadokya’ya bakmak, atla gezmek, motorsikletle gezmek, mağara şeklindeki oyularak yapılmış butik hotellerde kalmak, yöresel yemekleri yemek, trekking yapmak, müze haline getirilmiş oyma kliseleri gezmek, çömlek yapılmasını izlemek ve yapmak gibi envai çeşit aktivite imkanı da sunarak alternatif bir tatil yeri haline gelmiş. Gelen turistin çoğu yabancı, bu da iyi bir reklam yapıldığını gösterir. Bir başka güzel yanı da 12 ay turizmin canlı olması, sadece sezonluk değil yani.
Ankara’dan yaklaşık 300km’lik bir mesafede, o yüzden Ankara’da yaşayan biri için haftasonu gidilebiliecek bir yer. Biz de öyle yaptık, Göreme’ye gittik, çok da iyi oldu. Cumartesi yağmurlu olduğu için çok fazla gezemedik ama Pazar güneşli havada bunun acısını çıkardık. Gezdik tozduk, deşarj olduk, güzel güzel yemekler yedik.. Hatta bayaa yedik. Bir ara Gözlemeci’den çıkıp Testi Kebapçıya daldığımızı hatırlıyorum. Rejim mejim yalan oldu yine. Testi Kebabını şiddetle tavsiye edebilirim bu arada.
İşte böyle bacalar periler derken değişik ve dinlendirici bir haftasonu da geçmiş oldu. Fotoğraflar yeni fotoğraf makinemden çıktılar bu arada, umarım beğenirsiniz..
5 Ekim 2010 Salı
Dizide son nokta; Behzat Ç.
Türkiye'deki dizi sektörü ara ara kaliteli diziler çıkartıyordu zaten. Rating kaygısıyla saçmalayan dizilerde bile çekim ve görüntü kalitesi, müzik felan belli bir seviyenin üzerinde oluyor artık. Zaten bir çok dizimiz de Arap kanallarında oynuyor. Hatta şu sıralar Araplar Türk dizilerine kitlenmiş durumdalar, durum feci.
Dizi sektörümüzün son bombası da Behzat Ç. Dizide gelinen son nokta diyorum. Diziden çok film her bölümü. Müthiş bir emek.
Herşeyden önce Ankara'da geçiyor, arka planında İstanbul olan dizilerden bıkanlar için sevindirici bir durum. Senaryo da roman'dan uyarlama. Dizideki karakterlerin hepsi özenle çizilmiş, ve oyunculuklar süper. En başta da başroldeki Erdal Beşikçioğlu. Adam kendi kimliğini bırakmış, Behzat Ç. olmuş resmen.
Sanırım Behzat Ç. karakteri yeni bir fenomen olacak. Daha önceki dizi fenomenlerinden (Miroğlu, Polat Alemdar, Behlül, Ezel vs.) en büyük farkı ise hepsinden daha gerçekçi ve bizden bir karakter olması. Telefonları "haa" diye açıyor, Lan'lı Lun'lu ve küfürlü konuşuyor, Gençlerbirliği ve Ankaragücü'nü destekliyor, pavyonda takılıyor, saç sakal karışmış vaziyette geziyor, tavşan besliyor, sinirli ve arıza. Ama sempatik de bir insan, özünde iyi yani. Ankara'da bu profile uyan (tavşan besleme hariç) bir sürü insan bulabilirsiniz..
Behzat Abi'yi keyifle takip etmeye devam ediyoruz, umarız Rating uğruna mundar etmezler diziyi. Son bölümden bir replikle bağlayalım yazıyı ;
Behzat Abi hemşire ile telefonda konuşmak istemektedir ;
Behzat Ç. : bana versene kızı
Uzun saçlı komiser : amirim kızacağız çok üzülmüş, üstüne gitmeyelim
Behzat Ç. : tamam sen ver hele bir
Komiser telefona hemşire kızı verir ;
Behzat Ç.: kızım sen salak mısın, tanımadığın adamı neden içeriye alıyorsun!
Kız : Beeeeöööğğğğğ (ağlama efekti, kız iptal)
28 Eylül 2010 Salı
Yaylaları Sis Bürüdü
Dağı duman bürüdü,
Üstümüze yürüdü,
Değil buban Müslüman,
Seni bana vermezse..
Böyle bir Türkü vardı sanırım, sözlerini yanlış hatırlıyor olabilirim.. Burda duman dediği aslında bildiğiniz bulut, sis de deniyor yaylada... Sis veya duman, yaylaların olmazsa olmazı tabi..
Geçen Ramazan Bayra'mında, biraz Trabzon yaylalarını gezdik fırsattan istifade.. Sırasıyla Beypınarı, Kadırga ve Mandagöz turu attık.. Merak edenler için işte buyrun biraz yayla fotoğrafları, benim objektiften tabiki..
Bu yukardaki resimde gördüğünüz cami, üstü açık bir cami olup Kadırga yaylasının da bir sembolüdür. Türkiye'de başka üstü açık cami var mı bilmiyorum ama rivayet o ki, burda namaz kılınırken ne yağmur yağarmış camiye, ne de çok güneş olurmuş (hava güneşli ise gölge olurmuş)..
Cuma namazından bir görüntü yukardaki, çimenlerin üzerinde kılınan bir namaz. Cuma günü Kadırga'nın günüdür, çarşı pazar Cuma günleri şenlenir. Bizim gittiğimiz Cuma günü, artık yaylanın son zamanlarıydı ve insanlar artık yayladan dönüş hazırlıklarını yapıyorlardı.. O yüzden olsa gerek Cuma namazı çıkışı bolca silah atıldı.. Normalde silah atımı olağan bir hadise ama bu sefer ufak çaplı bir çatışma gibiydi, susmak bilmedi silahlar. Bir tür yaylaya veda selamı gibi..
Kadırga yaylasında gezmeye devam ediyoruz.. Tertemiz hava, otlayan kuzular, atlarıyla gezen insanlar, peştamalleriyle ve renkli kıyafetleriyle gezen yöre kadınları Kadırga'nın olağan görüntüleri..
Eğer yolunuz düşerse kalmak için Hoteller de mevcut(muş). Üç adet yıldız iddaası da var otelimizin...
Ve çarşı tabiki.. renki kıyafetleriyle gezinen yöre kadınları yaşayan kültür gibiler.. Peştemalleri, fistanları, kara lastikleri ve püsküllü el yapımı çantaları ile çarşıda alışverişlerini yapıyorlar.. Tabi burda kıyafet deyip geçmemek lazım. Bu öyle bir kültürki, peştemallerin renginden ya da giyim şeklinden kadınların hangi köyden olduğu bile anlaşılabiliyor..
Ve sis tabiki.. Sis olmadan yayla olmaz.. Sis gelir biraz durur gider.. yaylalar, obalar ara ara sisin arasından gözükür, sonra tekrar kaybolur.. Bazen sis o kadar yoğunlaşırki, iki metre önünüzü göremezsiniz.. Arabanın kaputunun ucunu göremeden uçurumların kıyısından yaptığımız gezileri bilirim. Extreme spor ve adrenalin tutkularına şiddetle tavsiye edebilirim..
Yaylaların bir diğer orjinalliği de tuvalet. Genelde evin dışında olurlar. Gece tuvalet ihtiyacınız varsa o soğukta evden dışarı çıkıp, titreye titreye ve tırsa tırsa (uluyan kurtlar, karanlık felan) yukardaki gibi hijyenik bir tuvalette ihtiyacınızı görebilirsiniz..
Yaylanın görselliği, tertemiz havası, huzuru, sessizliği, soğuğu ve güneşi, sisi, çimeni, yürümesi, inekleri, kara lahanası bambaşka tabi.. Hele de suyu ve yemekleri.. Suyu içtikçe içesiniz gelir. O suda pişen ve yaylada yetişen kara lahanadan yapılan lahana yemeğinin mısır ekmeği ve yoğurtla yemenin tadı ise anlatılmaz yaşanır.. Burda yaşayan insan sabun, tuz ve şeker dışında modern dünyanın hiçbirşeyine muhtaç değildir.. Özgürlük dediğiniz şey işte bu muhtaç olmamak zaten, özgürlük tutkunlarına duyrulur...
Vargit çiçekleri yaylanın son zamanlarında açmaya başlar.. Varın gidin (var-git) yaz bitti yayla sezonu kapandı anlamına gelirler, ismi de burdan gelir bu güzel çiçeklerin .. Önce beyaz sonra bu aşağıdaki resimdeki gibi morumsu bir renge bürünürler..
Üstümüze yürüdü,
Değil buban Müslüman,
Seni bana vermezse..
Böyle bir Türkü vardı sanırım, sözlerini yanlış hatırlıyor olabilirim.. Burda duman dediği aslında bildiğiniz bulut, sis de deniyor yaylada... Sis veya duman, yaylaların olmazsa olmazı tabi..
Geçen Ramazan Bayra'mında, biraz Trabzon yaylalarını gezdik fırsattan istifade.. Sırasıyla Beypınarı, Kadırga ve Mandagöz turu attık.. Merak edenler için işte buyrun biraz yayla fotoğrafları, benim objektiften tabiki..
Bu yukardaki resimde gördüğünüz cami, üstü açık bir cami olup Kadırga yaylasının da bir sembolüdür. Türkiye'de başka üstü açık cami var mı bilmiyorum ama rivayet o ki, burda namaz kılınırken ne yağmur yağarmış camiye, ne de çok güneş olurmuş (hava güneşli ise gölge olurmuş)..
Cuma namazından bir görüntü yukardaki, çimenlerin üzerinde kılınan bir namaz. Cuma günü Kadırga'nın günüdür, çarşı pazar Cuma günleri şenlenir. Bizim gittiğimiz Cuma günü, artık yaylanın son zamanlarıydı ve insanlar artık yayladan dönüş hazırlıklarını yapıyorlardı.. O yüzden olsa gerek Cuma namazı çıkışı bolca silah atıldı.. Normalde silah atımı olağan bir hadise ama bu sefer ufak çaplı bir çatışma gibiydi, susmak bilmedi silahlar. Bir tür yaylaya veda selamı gibi..
Kadırga yaylasında gezmeye devam ediyoruz.. Tertemiz hava, otlayan kuzular, atlarıyla gezen insanlar, peştamalleriyle ve renkli kıyafetleriyle gezen yöre kadınları Kadırga'nın olağan görüntüleri..
Eğer yolunuz düşerse kalmak için Hoteller de mevcut(muş). Üç adet yıldız iddaası da var otelimizin...
Ve çarşı tabiki.. renki kıyafetleriyle gezinen yöre kadınları yaşayan kültür gibiler.. Peştemalleri, fistanları, kara lastikleri ve püsküllü el yapımı çantaları ile çarşıda alışverişlerini yapıyorlar.. Tabi burda kıyafet deyip geçmemek lazım. Bu öyle bir kültürki, peştemallerin renginden ya da giyim şeklinden kadınların hangi köyden olduğu bile anlaşılabiliyor..
Ve sis tabiki.. Sis olmadan yayla olmaz.. Sis gelir biraz durur gider.. yaylalar, obalar ara ara sisin arasından gözükür, sonra tekrar kaybolur.. Bazen sis o kadar yoğunlaşırki, iki metre önünüzü göremezsiniz.. Arabanın kaputunun ucunu göremeden uçurumların kıyısından yaptığımız gezileri bilirim. Extreme spor ve adrenalin tutkularına şiddetle tavsiye edebilirim..
Bu sefer biraz şanslıydık, fazla sis yoktu ve biz de rahatça Kadırga'dan Mandagöz yaylasına ulaştık. Mandagöz yaylası deyinc akla ilk önce Top Düzünün yanındaki Aşkım kahvesi gelir tabi. Orda çayımızı içip sonra da biraz sisin içinde topa vurduk..
Bu top düzü yayla gençliğinin kıran kırana maçlarına çok şahit olmuştur. Burdaki maçların en önemli özelliği, maçın ortasına sisin çökme ihtimali. Siz maç oynarken bir anda her yer sis olabilir ve siz defanstayken ilerde gelişen atağı ya da golü sadece seslerden anlayabilirsiniz.. Ya da üzerinize gelen hücum oyuncusunu size 3-4 metre kala son anda farkedebilirsiniz.. gol oldu-olmadı tartışmaları ise apayrı mevzu..
Bunun dışında burda futbol oynamanın diğer olayı ise yaklaşık 2000 metrede oynuyor olmanız.. Süper ligdeki takımlar şurda bir hafta kamp yapsalar ligde deli gibi koşarlar.. Bu top düzü denen yer biraz tepede.. Topun aşağı kaçtığı durumlar ise tam bir facia. Birisinin topun peşine gidip geri getirmesi gerekir ki o kişi genelde atanalırspor'un kurbanı olur..
Yaylaların bir diğer orjinalliği de tuvalet. Genelde evin dışında olurlar. Gece tuvalet ihtiyacınız varsa o soğukta evden dışarı çıkıp, titreye titreye ve tırsa tırsa (uluyan kurtlar, karanlık felan) yukardaki gibi hijyenik bir tuvalette ihtiyacınızı görebilirsiniz..
Yaylanın görselliği, tertemiz havası, huzuru, sessizliği, soğuğu ve güneşi, sisi, çimeni, yürümesi, inekleri, kara lahanası bambaşka tabi.. Hele de suyu ve yemekleri.. Suyu içtikçe içesiniz gelir. O suda pişen ve yaylada yetişen kara lahanadan yapılan lahana yemeğinin mısır ekmeği ve yoğurtla yemenin tadı ise anlatılmaz yaşanır.. Burda yaşayan insan sabun, tuz ve şeker dışında modern dünyanın hiçbirşeyine muhtaç değildir.. Özgürlük dediğiniz şey işte bu muhtaç olmamak zaten, özgürlük tutkunlarına duyrulur...
Vargit çiçekleri yaylanın son zamanlarında açmaya başlar.. Varın gidin (var-git) yaz bitti yayla sezonu kapandı anlamına gelirler, ismi de burdan gelir bu güzel çiçeklerin .. Önce beyaz sonra bu aşağıdaki resimdeki gibi morumsu bir renge bürünürler..
Bizde yıllık yayla ihtiyacımızı karşılamış olmanın verdiği huzurla modern dünyadaki, plaza yaşamımıza geri döndük..
(fotoların orjinal büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz)
(fotoların orjinal büyük hallerini görmek için üzerlerine tıklayabilirsiniz)
27 Eylül 2010 Pazartesi
Springfield
Bohem Dünyam olarak bizim neyimiz eksik moda bloglarından? Bizim de kendimize göre bir moda çizgimiz var değil mi, hep belli bir tarzım olmuştur. Her önümüze geleni giymedik çok şükür. (Anne hegomonyasında geçen ömrün ilk 15 yılı hariç)
Neyse lafı uzatmıyim, giyim kuşam konusunda çok hassasım ve de çok zor beğenirim. Renkleri, tarzı, kesimi, kumaşı ve tabiki üzerimde duruşu çok önemli. Sıradan olmamalı ve benim tarzımı ve ruh halimi yansıtmalı. Tarz dediğim işte böyle biraz David Beckam, biraz Brad Pitt (daha doğrusu Tyler Durden), biraz da Bruce Willis ve İlhan Mansız karışımı. Ortaya karışık gibi duruyor farkındayım ama ortaya çok özel bir tarz çıkıyor. İkoncan ve trendsetter (David Beckham), kendine güvenen (Tyler Durden), umursamaz ve sempatik (Bruce Willis) ve karizmatik ve cool (İlhan Mansız). (Tamam kızlar sakin olun, düşündüğünüz kadar da değilim, sadece kafamdaki tarzı anlatmaya çalışıyorum)
Şimdi bu tarzıma uygun kıyafet bulmak yıllarca hep eziyet oldu benim için, üstüne bir de zaten zor beğenen bir insanım. Ama bir marka varki, tam benim tarzıma göre ve tüm bu sorunlarımı çözecek cinsten. Springfield (www.spf.com) ‘den bashediyorum. Bilenler bilir, bilmeyenler web’den bakabilirler. Dubai’de ve Moskova’da yaşadığım dönemlerde resmen başka biryerden alışveriş yapmıyordum. Bugün bile hala o yıllarda aldığım t-shirt’leri (6-7 yıllık ve belki en az 50 kere giyilmiş ve yıkanmış t-shirtlerden bahsediyorum) giyerim.
Problemime gelince. Bu markadan Türkiye’de yok. Burdan bu işi yapan iş-adamlarına sesleniyorum. Bu firmanın franchising’ini alın, Türkiye’de şubesini açın. Hem siz voleyi vurun hem de biz adam gibi şeyler giyelim. Alın size yatırım fikri işte, fikir için para istemiyorum, değerlendirin sadece. Şu 2010-11 kış sezonu kaçmasaydı bari yaw, şu monttan almak istiyorum (aha bu cümle işte moda blogu gibi oldu) Ankara soğuğunda bunlar beni çok güzel ısıtır, ve güzel kombinler olur..
Bu yazıyı yazarken adamlara e-mait atmıştım, online alışveriş yapabilir miyiz ya da Türkiye’ye şuba açsanıza diye.. İşte cevapları.. Sanırım 2011 yılında Türkiye bu marka ile tanışmış olacak ..
Hello Murat,
please apologize us but the online shop is only to the spanish area and balearic islands. We are working hard to get into Turkey as soon as possible. That should be at 2011.
If you wish further information or you have a question, please feel free to contact us.
Best regards.
Customer Service.
Neyse lafı uzatmıyim, giyim kuşam konusunda çok hassasım ve de çok zor beğenirim. Renkleri, tarzı, kesimi, kumaşı ve tabiki üzerimde duruşu çok önemli. Sıradan olmamalı ve benim tarzımı ve ruh halimi yansıtmalı. Tarz dediğim işte böyle biraz David Beckam, biraz Brad Pitt (daha doğrusu Tyler Durden), biraz da Bruce Willis ve İlhan Mansız karışımı. Ortaya karışık gibi duruyor farkındayım ama ortaya çok özel bir tarz çıkıyor. İkoncan ve trendsetter (David Beckham), kendine güvenen (Tyler Durden), umursamaz ve sempatik (Bruce Willis) ve karizmatik ve cool (İlhan Mansız). (Tamam kızlar sakin olun, düşündüğünüz kadar da değilim, sadece kafamdaki tarzı anlatmaya çalışıyorum)
Şimdi bu tarzıma uygun kıyafet bulmak yıllarca hep eziyet oldu benim için, üstüne bir de zaten zor beğenen bir insanım. Ama bir marka varki, tam benim tarzıma göre ve tüm bu sorunlarımı çözecek cinsten. Springfield (www.spf.com) ‘den bashediyorum. Bilenler bilir, bilmeyenler web’den bakabilirler. Dubai’de ve Moskova’da yaşadığım dönemlerde resmen başka biryerden alışveriş yapmıyordum. Bugün bile hala o yıllarda aldığım t-shirt’leri (6-7 yıllık ve belki en az 50 kere giyilmiş ve yıkanmış t-shirtlerden bahsediyorum) giyerim.
Problemime gelince. Bu markadan Türkiye’de yok. Burdan bu işi yapan iş-adamlarına sesleniyorum. Bu firmanın franchising’ini alın, Türkiye’de şubesini açın. Hem siz voleyi vurun hem de biz adam gibi şeyler giyelim. Alın size yatırım fikri işte, fikir için para istemiyorum, değerlendirin sadece. Şu 2010-11 kış sezonu kaçmasaydı bari yaw, şu monttan almak istiyorum (aha bu cümle işte moda blogu gibi oldu) Ankara soğuğunda bunlar beni çok güzel ısıtır, ve güzel kombinler olur..
Bu yazıyı yazarken adamlara e-mait atmıştım, online alışveriş yapabilir miyiz ya da Türkiye’ye şuba açsanıza diye.. İşte cevapları.. Sanırım 2011 yılında Türkiye bu marka ile tanışmış olacak ..
Hello Murat,
please apologize us but the online shop is only to the spanish area and balearic islands. We are working hard to get into Turkey as soon as possible. That should be at 2011.
If you wish further information or you have a question, please feel free to contact us.
Best regards.
Customer Service.
Rus Kızları
Şöyle blog istatistiklerini incelerken dikkatimi çekti, google aramalarından benim bloga gelenler içinde ciddi anlamda “Rus Kızları” araması var. Yurdum gençliğinin bu konudaki öğrenme merakı, benim Rusya hakkında yazdığım yazıya yönlendirmiş onları. O zaman dedim madem böyle bir talep var, madem böyle bir eksiklik var yurdum delikanlılarına biraz faydam dokunsun.. Buyrun efendim Rus kızları hakkında merak edilen herşey ;
Mevzuya girmeden önce, iki noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Birincisi, genellemelerin herzman istisnaları vardır. Yani yazdıklarım her rus kız için doğrudur diye birşey yok.
Bu notu da düştükten sonra, Rus kızları hakkındaki gözlemlerimize geçebiliriz..
1- Güzeldirler. (bunu duymuşsunuzdur zaten)
2- Sanıldıklarının aksine kötü ve ahlaksız değildirler. Bu çok yanlış bir önyargı.
3- Öncelikle içmeyi ve eğlenmeyi çok severler.
4- Gezmeyi çok severler. Haydi parka gezmeye gidelim deiğiniz zaman çok mutlu olabilirler.
5- Türkiye’de tatil yapmayı çok severler. Ama eğer paraları varsa tercihleri İspanya veya Yunanistan olur. Parası olmayanlar Tunus, Mısır ve Türkiye’ye gider tatile. Rus kızlarının çoğu bizim Güney yerlerini benden daha iyi bilirler. Türkiye’ye gitmemiş bir Rus kızıyla tanışmadım desem abartmış olmam sanırım.
6- Giyinmeye ve süslenmeye meraklıdırlar. (Bu sanırım tüm dünya kızları için geçerli bir durum)
7- Dekolte giyinmeyi de severler. Özellikle yazları etek boyları 13cm’e kadar düşebiliyor yer yer. (Hoş benim de öyle kıçım başım olsa bende dekolte giyerdim heralde)
8- Türk kızlarının aksine erkekte sakalı sevmezler. Özellikle pis sakal olmaz yani, yurdum delikanlılarına duyrulur.
9- Doğum gününü ve Kadınlar günü (bi de isim günü var) gibi özel günleri unutmak, bir rus kıza yapabileceğiniz en kaba davranış olur. Gidin aldatın daha iyi yani, o derece.
10- Sevdikleri zaman inanılmaz kıskanç olabiliyorlar. Ve aldatıklarını hissderlerse kendinize saklanacak yer arayabilirsiniz, intikamları canınızı acıtabilir.
11- “Rus kızı sadıktır” tezi koca bir yalandır. Siz onu mutlu ettiğiniz sürece (her anlamda) sadıktırlar. Kendisini daha mutlu edebilecek birisini buldukları anda sadakatleri bitebilir.
12- Eğer ciddi bir ilişkiniz varsa sürekli onunla beraber olmanız lazım. Bu akşam arkadaşlarla evde oturcağız, iş yemeğim var, çok çalıştım yorgunum erken yatacağım dediğiniz zaman inanmaz, kendisini aldattığınızı düşünür, yüksek ihtimal o da sizi aldatabilir.
13- Türk erkeklerini çok seviyorlar ama bu sempati gün geçtikçe azalıyor. Yazının başında da söylediğim gibi, daha kültürlü ve elit kızlar hiç sevmiyorlar Türk’leri. Bir çok dating sitesinde “Lütfen Türkler mesaj atmasın” gibi ifadeler görebilirsiniz.
14- Tanıştığınız ilk gece sizinle beraber olmazlar. Çok düşük bir ihtimal. Bizim kültürdeki bekaret kavramının bir benzeri Ruslarda ilk gece beraber olmakla eş değerdir. Kendilerini basit hissederler. Eğer bir Rus kız sizinle ilk gece beraber olduysa, ya çok sarhoştur ya da çok basit bir kızdır gerçekten. Ama ikinci gece de sizinle beraber olmazlarsa, sizde bir problem var demektir.
15- Rus erkekleri alkolik ve işe yaramaz oldukları için, Rus Kızları genelde kocalarından kurtulup çocuklarıyla tek başına yaşamayı tercih ederler. Oratlıkta çocuğuyla gezen bayan Rusya'da sıkça rastlanan bir görüntü iken, çocuğuyla gezen bir erkeğe rastlamak zordur.
16- Çoğu 25 yaşına gelmeden evlenmiş, çocuk yapmış ve boşanmıştır.
17- Eğer olurda evlenirseniz Türk kültürünü öğrenmek için ciddi çaba harcarlar ama Türk-Rus evliliklerinde uzun vadede genelde problem yaşanır. Sonuçta kültür farkı bi yerde ortaya çıkıyor. Mutlu Rus-Türk evlilikleri de gördüm, yok değil ama zor ve ciddi anlamda emek vermeniz gerekiyor.
18- Evde çocuk olması çok önemli değil, uşağı evde bırakıp bara diskoya gidebilirler.
19- Fotoğraf çektirmeye bayılırlar. Sokakta bir kıza fotoğraf makinenizi gösterin, hemen profesyonel bir manken gibi poz verebilirler. (tanışmak için iyi yöntemdir) Çok güzel fotoğrafları vardır. Fotoğrafa ve fotoğrafçılığa karşı rusların genel bir ilgisi ve yeteneği vardır zaten.
20- Pek üşümezler. Eksi 30 derecede siz donarken karşıdan mini etekli bir kız gelebilir.
21- Şapka veya bere takıp saçlarını bozcaklarını donmuş saçlarla gezmeyi tercih ederler.
22- İçkiye meraklıdırlar. Sünger gibi içebilirler, ayak uydurmaya çalışmayın madara olabilirsiniz.
Son söz... En güzeli yine de Türk Kızıdır.. Aşkı dışarda aramaya gerek yok, bende söylemesi...
23 Eylül 2010 Perşembe
bu alemde bir Nihat Odabaşı, bir de ben...
Evet fotoğrafçılık hayatımda bir dönüm noktasına geldik. Resimde görülmekte olan D550, Singapur'dan yola çıktı. Düşündüğümden pahalıya mal oldu biraz, Serkan sağolsun iyi sakal yaptı, ama bundan sonra bu objektiften çıkacak olan çok daha güzel fotoğraflar görebilirsiniz burda..
6 Eylül 2010 Pazartesi
Uzaktan Sevmek (Going the Distance)
Hep merak ederdim Amerika’lıların böyle uzaktan yaşanan ilişkileri yok mu diye ? Meğer varmış.. Malum bizde çoktur böyle ilişkiler. Sosyolojik, ekonomik, eğitimsel, sportif, özel, genel gibi bir sürü abuk sabuk sebepten dolayı çevremiz farklı şehirlerde yaşayıp ilişkilerini sürdüren insanlarla dolu.. 3 günlük tatilde tanışıp, sonra üç yıl ayrı şehirlerden ilişki yaşayanlar biliyorum, o derece mesafe tanımayız millet olarak..
Sizi bilmem ama benim bir dönem çevrem öyle ilişkilerle doluydu. Neydeyse normak ilişki yaşayan adam yoktu. Öğrenci evine arkadaşlara oturmaya gittiğimde, herkesin elinde telefon uzaktaki sevgilisiyle konuştuğu mesajlaştığı günler yaşadım ben, ne muhabbet edebilirsiniz ne iki king oynayabilirsiniz.. Tam dayaklık modellerdiler..
Şimdi yaş olarak ilerlediğimiz için bunların çoğu ya evlendi, ya ayrıldı ya da evlenip ayrıldı.. Hala bu şekilde devam edenlerde var tek tük.. Ben çok pis gıcık olurdum bu tiplere. Şimdi bu ilişki modelleriyle ilgili apayrı bir yazı bile yazılabilir aslında ama o kadar detaya inmeye gerek yok.
Ben bunların en çok günde 10 saat telefonla konuşma olaylarına sinir oluyordum. Telefonu kulağında uyuyan insanlar vardı bir dönem. Hatta GSM operatorleri bile sırf bu insanlara yönelik kampanyalar yapıyorlardı, akşam 9’dan sonar sınırsız, istediğiniz üç numara ile sınırsız.. Hatta sevgililer günü için sevgilinizle beraber hat alın, bu iki hat sınızrsın olsun diye kampanya hatırlıyorum.
Sonradan msn felan icat oldu da en azından biraz şekil değiştirdi bu işler. Ben şahsen her zaman karşı olmuşumdur bu tip ilişkilere, çok sağlıklı ilişkiler olduğuna da inanmam. Mutlu beraberliklerle sonuçlandığı oluyor bu tip ilişkilerin ama genelde ayrılıktır bu işin sonucu, harcanan kontörler, para, yaşanan özlem ve sosyal yaşamdan izole geçen günler de cabası.. Benden söylemesi, eğer böyle bir ilişki içindeyseniz yol yakınken dönün.. Sevgilinizin elini istediğiniz zaman tutmanın yerini hiçbir şey tutmaz..
Filme dönersek, Hollywood bizde çokca yaşanan bu konuyu ele almış. O yüzden bu film bizde tutabilir diye düşünüyorum. En azından bir çok insan kendi ilişkisini ya da bir dönem yaşadığı ilişkisini bulacaktır bu filmde. Filmde esas kızımıla oğlanımız böyle bir ilişki yaşamaya çalışıyorlar ve bolca komik şeyler oluyor bu süreçte. Filmde bolca komik karakterde mevcut. Hikaye de gayet akıcı bir şekilde anlatılıyor.
Konu kabaca böyle. Filmin türü ise "Romantik Komedi". Özellikle son on yıldır Hollywood bunları çok iyi yapıyor. Gişe garantisi de var, malum sevgiliyi alıp götürebileceğiniz ideal bir film. Bu filmde biraz belden aşağı espiriler de var aman diyim, eğer ilk “buluşma” ise biraz temkinli yaklaşmakta fayda var. Ama söz konusu olan ilk “buluşma” değilse bir Pazar günü tüm dünya dertlerinden kurtulmak ve hoşca vakit geçirmek için on numara bir film. Popcorn sineması denen tüketilmelik türlerden. Gidin, gülün, eğlenin ve neşenize bakın..
PS1 : Hey gidi Drew Berrymore.. “E.T.” ’nin o küçük kızı, “ilk 50 öpücük” ‘teki tatlı, “Charlie’s Angels” ’daki seksi kız… Bildiğiniz yaşlanmaya başlamış, bundan sonar artık daha orta yaşlı rollerde göreceğiz sanırım kendisini…
PS : Filmdeki elemanda bildiğiniz çakma Keanu Reeves.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)































