img { max-width: 560px; width: expression(this.width > 560 ? 560: true); }

23 Mayıs 2010 Pazar

Sampiyonlar Ligi Final Macindan Ilk Goruntuler..

Bir tarihe daha basariyla taniklik ettik, ilerde torunlara anlatacak bir hikayemiz daha oldu cok sukur.. Mac oncesini, maci ve sonrasini bol fotografli ve detayli olarak yazariz, simdilik sadece bir kac fotograf benim objektifimden tabii...




21 Mayıs 2010 Cuma

Madrid'e yolculuk ve Fenerbahceli Brezilyalilar...

Libya'yi terkedisimizi kutlamak ve mumkunse sampiyonlar ligi final macina, yerinde sahitlik etmek uzere bizim biraderle birlikte Madrid yollarina dustuk. Maksat biraz da torunlara anlatacak bir hikayemiz daha olsun, yoksa baska birsey degil... (bu kadar hikayeden sonra hala torunlarla iliskimizde problem olursa artik yapcak biseyim yok, kendileri bilir)


Neyse konuyu dagitmiyim, ilk hikayemiz hemen yolun basinda kasrisimiza cikti zaten.. Bir baktik Fenerbahce'li Brezilya'lilardan Christian, Dos Santos ve Deivid ile ayni ucakta gidiyoruz.. Onlar business'ta tabi, biz ezik ekonomi'de ama birbirimizi gorebiliyoruz hafif carprazdan.

Ben tabi keyifliyim, gecen hafta kupa finalinde yenmisiz Fener'i iki gun once de lig de sampiyonluktan etmisiz ki ben gayet mutlu bir taraftarim.. Hos Fener'li futbolcular da gayet keyifliydiler, ya pek sallamiyorlardi kacan kupalari, ya tatil modundaydilar ya da hala sampiyon olduklarini saniyor da olabilirler.. Malum, anons olayindan sonra iki dakika kutlama yaptilar ya..

Yolculuk basladiktan sonra tabi ben ufaktan Trabzonspor dergimi cikartip okumaya basladim. Aslinda cikartip Trabzonspor formami giyecektim ama malum ucaktayiz, abartmaya gerek yok dedim. Neyse, ben dergiyi bunlarin gozune sokarak okumaya basladim. Kapakta da iki gun once bunlara golu atan Burak var tesaduf.. Ilk farkeden Dos Santos oldu, bir an goz goze geldik.. Kendisine "nasi yendik" bakisi atarak dergiyi isaret ettim.. Sonra gulustuk, Christian ve Deivid'e gosterdi dergiyi.. Yanlarina gittim, Fenerbahce'nin tercumani Samet'ten hallice olan Portekizcemle kendileriyle biraz muhabbet ettim.. Ben daha cok "todo bem" ve "comesta voce" gibi temel cumleler kurarken onlar benim anlamadigim daha komplike cumleler kurdular.. Sanirim, "Trabzonspor cok buyuk kulupmus", "buyuksun baba" anlaminda birseyler soylemislerdir diye tahmin ediyorum.. Asagidaki resimde, Christian Trabzonspor dergisini incedikten sonra cocuguyla vakit gecirmekte.. (dergi yanda, dikkatli bakinca goruluyor)



Trabzonspor'un buyuklugunu de anlattiktan sonra yerimize gectik.. Futbolcularla ilgili olarak sempatik insanlar olduklarini soyleyebilirim.. Disaridan soguk gozukuyorlardi bana ama gayet kibar ve sicaklar.. Cocuklariyla oynayan, tatil atmsferine girmis herkes gibi neseli insanlar.. Almanya'da yollarimiz ayrildi kendileriyle.. Onlar Brezilya'ya devam ederken biz de Madrid'e dogru yola ciktik...

18 Mayıs 2010 Salı

Sahara Çölü





Şantiyecilikte bir deyim vardır, “Kıçına çöl kumu kaçmayan adamdan şantiyeci olmaz” diye.. Malesef şantiyecilik çok elit yerler olmadığı için böyle hoş olmayan deyimler bolca mevcut... Hatta bu deyimlerle ilgili yazı yazıyım dedim ama baktım seviye çok düşüyor, blog blog’luktan çıkacak, vazgeçtim sonra... Ama yine de bakınız birkaç küçük örnek ;

- Senin Autocad’de yaptığın çizimi ben k.çıma kalem takar çizerim
- Biz satın alma’dan tuvalet kağıdı istedik, adam bize zımpara kağıdı getirdi
- Şantiyecinin parası puldur, karısı duldur




gibi... Neyse, konuyu dağıtmayalım fazla..

Diğerleri gibi bu çöl deyimi de hoş bir deyim olmamakla beraber doğruluk payı yüksektir... Özellikle Rusya’da iş yapan firmalarda sıkça kullanılan bu lafın anlamı daha önceden çöl şartlarında çalışmış adam için Rusya gibi yerlerin çok güzel olduğu ve bu adamlardan dolayısıyla iyi verim alındığıdır. Çünkü çöl görmüş adam için Rusya cennettir. Öte yandan daha önce çöl görmemiş adam Rusya’daki şartları beğenmeyebilir. O yüzden ben de genç şantiyeci arkadaşlara kariyerlerine başlarken 1-2 yıl çöl havası tavsiye edebilirim.. İlk başta bir çöl havası alırlarsa ilerde daha rahat ederler. Ama fazla alışmasınlar, çünkü çöl kumuna alışan da sonra bırakamıyor, böylece yıllarını çöllerde geçiren bir çok meslektaş abilerimiz mevcut...

Neyse, bizde madem Libya’ya geldik bir Sahara Çölüne doğru açılalım da aradan çıksın dedik. Çöl çok enteresan bir yer. Uçsuz bucaksız sonsuz kum yığını.. Saflık, sonsuzluk ve huzur gibi hisler uyandırıyor insanda ilk başta. Bir insan kendisiyle iç hesaplaşma yaşamak, Nirvana’ya ermek ya da bunun gibi maneviyatın dibine vurmak istiyorsa, çölde geçecek bir süre bu iş için ideal diyebiliriz.

Dünya dengesinde kimbilir nasıl bir fonksiyonu vardır bu çölün. İllaki bir şeyleri dengeliyordur.

Çölü yaşamadan anlamak zor ama fikir vermesi açısından ironik bir şekilde Deniz gibi diyebiliriz. Saçma gelebilir ama Dünya’daki herşey zıttıyla vardır tezine göre sanırım Deniz ve Çöl kardeşler..

Denizde tekneyle gitmekle Çölde Jeep’lerle gitmek arasında çok fark yok gibi. Heryerin aynı olduğu bir yerde rastgele gitmek ve rüzgarı yüzünde hissetmek.. Tek fark deniz kokusu yerine çöl kokusunun olması..



Denizde dalgaları aşarken çölde kum tepelerini aşıyorsunuz. Nerdeyse aynı heyecanı da veriyor.çç



Denizde nasıl uçsuz bucaksız heryer aynı gibi ise ve pusulasız yön bulmak mümkün değilse, çöl için de aynı şey geçerli diyebiliriz.




Ve Denizde nasıl adalar varsa, çölde de Göl var. Vaha deniyor bu göllere. Bu resimdeki Vahada yüzdük ayıptır söylemesi. Aşırı buharlaşmadan dolayı çok tuzlu. O kadar tuzlu ki hiç hareket etmeseniz bile göğüs hızanızdan yukarısı suyun üstünde kalıyor. Yüzmek çok kolay yani. Muhtemelen burdaki yerel halk yüzdüklerini sanıyorlar eğer bir gün normal denize girerlerse boğulabilirler. Bu gölün diğer özelliğide bazik olması. Yani yağlı gibi, değişik bir su. Birde su sıcaklığı çok enteresan. Suyun alt kısımları, yani yüzerken ayaklarınızın geldiği kısım sımsıcak, banyo suyu gibi. Ama üst taraflar serin. İlginç bir deneyim. Çıktığınızda duş almazsanız birkaç dakika içinde vucudunuzda kuruyan sudan kalan tuzdan dolayı bembeyaz olursunuz ve yüzme şortunuz katılaşır..



Çöl ve Deniz’de içme suyunuzu iyi ayarlamanız gerekir.


Onun dışında çölün ilginç bir özelliğide “zart” diye bitiyor olması. Yani yavaş yavaş çölleşme yok. Bu resimlerde gördüğünüz saf çöl kumu denizi bir anda, sanki deniz kıyısıymış gibi bitiyor. Sanki kıyıya vuran dalgalar gibi.

Ama o kadar da aynı değil. Tabi çöle denize dalar gibi dalamıyoruz serinlemek için.. Ama genel olarak insanda yarattığı hissi Deniz hissiyatını bilenler anlayabilir.

Çölde bir de bunlar var. Çöl Bedevileri. Çölde yaşıyorlar, burda Tuareg deniyor bunlara, sanırım aşiretlerinin ismi. Yolda giderken rastladık. Çölün ortasında, iki devesiyle bir yerden bir yere yürüyor. Nereye gidiyor, kaç saattir yürüyor, tansiyonu düşse düşüp bayılsa ne olacak ? Yönünü nasıl buluyor, ne yiyor ne içiyor. “Hacı, sen kafayı mı yedin ?” diye sorası geliyor insanın.. Sonra da insan, burda da doğmuş olabilirdim diye hayatı sorgulama başlıyor...




Bunun dışındaki çöl notlarım ise kısaca şöyle,

Bolca deve mevcut

İçki tüm Libya’da olduğu gibi yasak ama Boha denen içki bolca mevcut

Çölün içinde elektrik yok.

Şubat-Mart ayları çöl gezileri için ideal gibi . Yazın çok sıcak olabilir.

Dünyanın en büyük çölüymüş Sahara Çölü diycem ama iki kutuptan sonraki en büyük 3. Çölmüş. Bilimsel olarak kutuplar da çöl olarak kabul ediliyor. (çöl olma kriteri az yağmur yağması)

Libya iç hatlar tam evlere şenlik. Koltuk numarası felan yalan olmuş, isteyen istediği yere oturuyor, telefon zaten kapanmıyor. Telefonla konuşan olursa, ve siz şikayet ederseniz Hostes uyarıyor adamda telefonu cebine geri koyuyor ama telefonu kapatmıyor. (Libya’lı yurt dışına seyehate giderse uluslararası havayolları daha sert olunca alanen konuşamıyorlar tabi, ama yine de kapatmıyorlar onun yerine çaktırmadan konuşmaya çalışıyorlar. Bir Libya’lı için uçakta telefon yasağı, Telefonun açık olduğunu çaktırmamaktır)



Kısaca böyle, çöle yolu düşenlere şimdiden iyi eğlenceler.. Yorucu ama güzel bir deneyim.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Helal Olsun Bursa, Beter ol Fener...



Dün bir tarihe daha şahitlik ettik.. Torunlara anlatacak hikayeler birikiyor... Bursa’yı tebrik ediyorum, Trabzonspor şampiyon olmuş gibi sevindim. Ama en çok aşağıdaki söylemlere gerekli cevabın verilmesine sevindim...


Anadolu’dan başka şampiyon çıkmaz.. (yıllarca bunu söyleyenlerle kavga ettim durdum, sonunda haklılığım ortaya çıkmış oldu)

Bursaspor’u şampiyon yapmazlar (kapak olsun hepinize şampiyonluk)

Fener Kupayı Trabzonspor’a verdi, Trabzonspor’da ligde Fener’e yatacak.. (beni en çok üzen bu lafı bir çok Trabzonspor’ludan duymuş olmam, hepinize kapak olsun)

Trabzonspor kendisinden başka bir Anadolu takımının şampiyon olmasını istemez.. (kimi ister ? Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını mı ?)


Statükolara ve komplo teorilerine meraklı bir toplum olarak hepimize gelsin bu şampiyonluk.. Bu bir devrimdir, artık Türkiye’de futbol eskisi gibi olmayacak... Ertuğrul Sağlam umarım uzun yıllar Bursaspor’da kalır, bu başarının devamı gelir.

Son olarak da Kadıköy’deki anons meselesi var.. Herkes “Bursa maçı 2-2- bitti, Fener şampiyon oldu” anonsunu kim yaptı diye tartışıyor ama asıl sorun neden böyle bir anons yapıldı ? Trabzonspor’un direncini kırmayı mı planladı bunu yapan arkadaş.. Öyleyse plan tam ters tepti, Fener gevşedi (biz yapsak laz işi diye dalga geçerler).. Ama maç bittikten sonra da “Fenerbahçe şampiyon” anonsu yapılması daha da ilginç.. Bakalım açıklayacaklar mı bu anonsun sebebi ? Ama sonuçta yine tarihe geçmeyi başardı Fenerliler.. Onları da tebrik ediyoruz..

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Kendine iyi bak Libya...

Sonunda 2.5 yıllık Libya kariyerimizi de geçen hafta itibariyle sonlandırdık.. Darısı geride kalanların başına, Allah (c.c.) herkese kolaylık versin.. Bize de bundan sonraki hayatımızda başarılar... Bonservisimiz elimizde geziyoruz, şirketlere duyrulur... Artık ekmeğimiz nerdeyse orada.. Hani hayatım bir bilgisayar oyunu olsa veya bir word dosyası, şu noktada “save as..” yapmak isterdim.. İlerde bir problem olursa dönüp tekrar başlamak için iyi bir nokta gibi...




Bu resimdeki mevcut Tripoli havaalanı (yenisini yapmak için gitmiştik 2.5 sene önce ama muvaffak olamadık), umarım bir daha yolum düşmez bu havaalanına.. Öte yandan tırsmıyor da değilim, malum, meslek şantiyecilik olunca büyük konuşmamak lazım, ne olur ne olmaz..

4 Mayıs 2010 Salı

Yeni Blog (Sadece Futbol)


Futbol yazılarımı burdan ayırmaya karar verdim.. Artık http://bohemfutbol.blogspot.com/ adresinde sadece Futbol yazılarımı bulabilirsiniz.. Burada ise daha çok, gezi, fotoğraf, hayat felan filan kafama göre artık..

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Leptis Magna

Leptis Magna, milat’dan sonra 200 yıllarında Roma’lılar tarafından yapılmış bugünkü Libya’nın Tripoli şehrine. Yani kabaca bir hesapla bundan tam 1800 yıl önce. Tripoli, üç şehir (Tri-Poli) demek latince’de. Leptis Magna’da Tripoli’yi oluşturan bu üç Roma Şehrinden bir tanesi. Libya’ya yolunuz düşerse birgün, hani turistik olarak görebileceğiniz yerlerden birisi.. Gene de yolunuz düşmesse birşey kaybetmiş olmazsınız..




Aslında bizim, Efes harabelerinden çok bir farkı yok, tarihten ve arkeolojiden uzmanlık derecesinde anlamayan birisi iseniz benim gibi Efes ve Leptis Magna arasındaki farkı anlayamayabilirsiniz bile. Sonuçta benzer yapılar, taşlar, sütunlar, anfi-tiyatrolar, heykeller kabartmalar ve diğer Roma mimarisi..


Ama etkileyici. Hem de çok etkileyici. Yani düşününce, bundan tam 1800 yıl önce insanlar bu yapıları yapmışlar ve burada yaşamışlar. Sokaklarında yürümüşleri dükkanları olmuş alışveriş yapmışlar. Siyaset ve devlet politikalarını tartışmışar belki, akşam da anfitiyatroya gidip eğlenmişler. Belki bu bir alttaki resim, zamanın kuyumcular çarşısıydı, insanlar bu sokakta mücevherat alışverişi yapıyorlardı.



Bu alttaki yapı kimbilir ne işe yarıyordu. İlerdeki yüksek yapı anfitiyatro, ama hemen öndeki taşlar ne için acaba ? Belki de dönemim kahvehanesi gibi birşey.. Filozoflar ya da sanatçılar, burda oturup, çay kayfe içip memleket meselelerini tartışıyorlardı ?

-Duydunmu Aristotales Baba, Sezar bu sefer de Mısır’a demokrasi götürcekmiş? Her an saldırabilir diyorlar ?

-Yok hacı naptın, Cleopatra diye bi hatun varmış, onun için gidiyormuş.. Sezar’la bu ülke bi yere gidemez..

Acaba böyle geyikler dönmüş müdür bu köy kahvesinde ?




Roma’nın da neden bu kadar büyük bir imparatorluk olduğunu anlamış oluyoruz aynı zamanda. Adamlar gittikleri yerlere medeniyet ve uygarlık getirmişler. Şu anda bile bedevilikten tam anlamıyla kurtulamamış bir topluma ve ülkeye, bundan tam 1800 yıl önce düzenli şehirleşme, sosyal etkinlik ve modern toplum yapısı getirmişler. Ve bu ülke Roma’dan çok uzaklarda Afrika’nın kıyısında kalmış bir ülke.. Tabi sadece Tripoli değil, Roma İmparatorluğu gittiği her yere medeniyet getirmiş.. Tüm yollar Roma’ya çıkar sözü boşuna söylenmemiş, zira çoğu ülkelerdeki ilk yollar Roma’yla ulaşımı sağlamak için Roma’lılar tarafından yapılmış. Osmanlı da aynı şekilde Roma’lılar gibi gittikleri yerlere mediyet getirmişler. Libya’da gezilecek tarihi yerlere baktığınız zaman ya Roma’lılardan kalmıştır, ya da Osmanlı’lardan.. O yüzden bu iki devlet tarihin önemli figürüydüler..



Öte yandan bugün Irak’a ve Afganistan’a demokrasi götüren ABD’ye bakıyoruz da, bundan 1800 yıl önce yapılanların ne kadar uzağındalar..

Aslında dünyanın bu bölgesinde demokrasi bir işe yaramıyor diyebiliriz. Batı dünyası bunu ne zaman anlayacak merak ediyorum.. Mutlu olan ülkelere bakıyorum da, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, S.Arabistan, Libya, Katar, Kuveyt ve hatta Suriye hep monarşik veya totaliter rejimlerle yönetiliyor. Tamam belki çok refah içinde yaşamıyorlar ama bu ülkelerde yaşayan insanların maddi sıkıntıları yok, daha ötesi can güvenliklerine karşı bir tehdit yok.. Ve mutlular.. İnsanların yüzünden bunu görebiliyorsunuz...

Oysa, batı dünyasının demokrasi getirdiği ülkelere bakınca, Irak, Afganistan, Lübnan ve hatta Filistin başta olmak üzere, hiçbirinde nerdeyse can güvenliği dahi yok. Bu ülkelerde doğan bir insanın gelecekten ne gibi bir beklentisi olabilir ? Irak bile, Saddam döneminde en azından güvenli ve refah bir ülkeymiş.. İran bile İslam Cumhuriyetinden önce Şahlık varken, daha huzurlu ve modern bir yermiş. Demokrasiyi bu bölgede en başarılı bir şekilde uygulayan Türkiye bile çok sıkıntısını çekti bu rejimin, kaç defa Ordu müdahalesi yaşamak zorunda kaldı.. Neyse, konuyı fazla dağıtmaya gerek yok, mesajımızı verdik, anlayan anlamıştır...




Bu alttaki kiriş benim ilgimi ayrıca çekti Leptis Magna’da.. Dikkatli bakın kirişe.. Taşlar arasında hiçbir bağlantı yok, ne demir ne bir harç hiçbirşey.. Taşlar birbirine yaslanmış, ve ortalarındaki küçük çıkıntı ile puzzle vari birbirlerine iliştirilmiş. Yukardan istediğiniz kadar bastırın, yıkılmaz, ama alttan ortadaki taşı birazcık yukarı doğru itseniz hepsi dökülür.. Kemer köprü mantığıdır bu, ortadaki taşa da Kemer Taşı denir. Sizce de ilginç değil mi ? Bu yapı bu şekliyle 1800 yıldır orda öylece duruyor.. Dili olsa da konuşsa, kim bilir neler görmüştür, kim bilir anlatır...




Bu da bizim tayfa.. O devirde de acaba böyle şeyler yapanlar var mıydı ?




Sonuç olarak, yolunuz Libya’ya düşerse bir yarım gününüzü ayırıp görebilirsiniz. Taş deyip geçmeyin, bir tarih, bir medeniyet ve bir ugyarlık aslında..

11 Şubat 2010 Perşembe

Çekmediğimiz çile kalmadı



Benim gibi 20'li yaşlardaki Trabzonspor taraftarlarının futboldan yana çekmediği çile kalmadı gibi bir şey.. Neler görmedi ki bu gözler... 96'da kaçan şampiyonluk, Cem Papila'nın Kadıköy'de elimizden aldığı şampiyonluk, Fenerbahçe'nin son maçta bizden puan alarak gözümüzün önünde şampiyonluk turu atması, Fenerbahçe ile çekişirken Galatasaray'dan Avni Aker'de 4 yemek, Beşiktaş'tan 7 yemek... Daha çok şey daha yazarım da hatırlamak istemiyorum şu anda. Başımıza gelmeyen kalmadı diyorduk ki tam, Fenerbahçe'nin 30 yıl aradan sonra kupayı alma şamsı hemde finalde bizi yenerek alma ihtimali belirdi. Bu da olursa artık, Trabzonspor taraftarının çekmediği çile tam anlamıyla kalmamış olacak. .
Neyseki şampiyonluk yarışından koptuk bu sene, yoksa aynı sezonda hem kupada finalde Fenerbahçe'ye kaybetmeyi, hem de ligde de son maçta Kadıköy'de Fenerbahçe'ye şampiyonluğu vermeyi bu camia kaldıramazdı...




2 Şubat 2010 Salı

Lifos (Yayla Çileği)


Lifos sanırım rumca bir kelime, yayla çileği olarak da biliniyor. Trabzon’un yaylalarında oluyor, başka yerlerde var mı bilmiyorum. Dadından yenmez, kimbilir neye ne faydaları vardır... Elde ve ağızda mor iz de bırakır yerken, çok yedikten sonra gülünce mor dişlerinizle karizmayı çizebilirsiniz.. Mor iz bırakan demişken bir de Taflan vardır, kara yemiş diye de bilinir, onu da bir ara fotoğraflayıp yayınlarız..



Yaz gelip yaylaya çıkıldığı zaman inekler ilk bir kaç günden sonra evin yolunu öğrenirler. Ondan sonra inekler sabah çıkartılır, akşama kadar kafalarına göre yayla yayla gezen inekler akşam mesailerinden dönen insanlar gibi evlerine dönerler.. Yaylada bir obada onlarca otlayan inek görebilirsiniz, ama akşam hepsi kendi evine dönerler.. Ama kalmadı tabi o eski yaylacılık diye de toplumsal bir yaraya parmak basarım...




Edit (04-09-2011) : Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Mühendisliği bölümü tarafından yapılan son bilimsel çalışmalara göre bu lifos çileğinin anti-oksidan özelliği sayesinde ciddi anlamda yaşlanmayı geciktirici (anti-aging) varmış, demek yaylada yaşayan insanların genç kalması taze sütten yoğurttan değil bu lifos sayesindeymiş...

16 Ocak 2010 Cumartesi

Gobsite (!)


Job Site olmasın sakın.. Şantiyelerde normal ama...

31 Aralık 2009 Perşembe

2010

Yeni yılın hekese bol para, araba, tatlı yaşam, sağlık, sorunsuz günler, güzel tatiller, iskender kebaplari lahmacunlar, su börekleri, meyveler, sebzeler, tatlılar, gelecek umutları, güzel müzikler, filmler, kitaplar, elbiseler, ayakkabılar, samimi dostluklar, sıcak sohbetler, muhabbetler ve aşk tabiki

Ekonomistlerimize krizsiz piyasalar, yükseliş trendli borsalar, stabil pariteler, bol likiditeler,

İnşaat şirketlerimize yeni projeler ve bol kazançlar,

Trabzonspor’a da şampiyonluk


getirmesini diliyorum...


30 Aralık 2009 Çarşamba

2016 Avrupa Kupası için Desteğimi açıklıyorum : Italy 2016

Bir Türk olarak Italya’nın 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası evsahipliği adaylığını desteklediğimi açıklıyorum.

As a Turkish Citizen, I hereby declare my support to Italy 2016 for the Nation’s Europen Football Cup.

Come un cittadino turco, dichiaro il mio sostegno per l'Italia 2016 per la Nation's Europen Cup Calcio.


UEFA sormaz mı adama koskoca ülkede şampiyon takım çıkarmış iki şehirden biri olan Trabzon neden 2016 Avrupa kupası aday kentleri arasında yok diye ?



Trabzon’da altyapı yokmuşta, yeterli Hotel yokmuşta, ulaşım problemmişte gibi bir sürü palavra sayıyor federasyon. “Konya’da olup Trabzon’da olmayan ne ?” sorusuna cevap veren yok ama. Öte yandan Trabzon’da olup aday şehirlerde olmayan çok şey var. En başta da futbol tutkusu. Bunun dışında doğal güzellik, tarih, modern bir kent, altyapı üstyapı ve hatta Akçaabat köftesi dahil gereken herşey mevcut. Sadece zahmet buyrulup yeni bir stad yapılması lazım o kadar. Yeni stadın Trabzonspor’u tekrar eski günlerine döndürülmesinden mi korkuluyor?

Bu milletin parasıyla Konya’ya ilerde atıl kalacak hiçbirzaman dolmayacak stad yapılsın (Kayserispor stadı gibi ya da Olimpiyat stadı gibi) ama Trabzon’a gelince yarabbi şükür.. O zaman bende desteklemiyorum Türkiye’yi. Konya’da oynanacağına, Floransa’da oynansın maçlar.



Trabzonspor’lu futboluclara da buradan çağrıda bulunuyorum, formalarının altına Italy 2016 logosu olan tişört giysinler, gol attıkları zamanda formalarını açıp göstersinler. Tribünlerde de Italy 2016 logosu açılabilir...

Ve malesef eski Trabzonsporlu futbolcu ve başkan Faruk Özak Spordan sorumlu Bakan...


27 Aralık 2009 Pazar

Tripol International Airport Project - Progress Report 3

Wikipedia, Tripoli International Airport için demişki;


Bende geçen hafta çekilmiş aşağıdaki fotoya bakıp diyorum ki, bu mu kardeşim sizin “ready for operational use” anlayışınız.. Bunun neresi kullanıma hazır ?

Buna uçak yanaşıp çaktırmadan yolcu iniş binişi oluyor da bizim mi haberimiz yok ? Nedir yani, kafamıza göre yavaş yavaş yapıyoruz, biraz da gecikme oldu diye yüzümüze mi vuruyorsunuz.. Yapcaz işte, aceleye gerek yok.. Geç olsun güç olmasın..

Wikipedia’nın her dediğine inanmayın yok öyle "ready for operational use" felan.. Ha bu şekliyle kullanırız biz diyorlarsa ona da birşey diyemem tabi..




21 Aralık 2009 Pazartesi

Cumartesi Gecesi Sendromu : Murat Bardakçı vs. Okan Bayülgen

Şu aralar televizyonlarda en çok sevdiğim iki program Murat Bardakçı’nın “Tarihin Arka Odası” ile Okan’ın “Disko Kralı”.. Murphy kanunları tabiki her zamanki gibi iş başında malesef ve bu iki program aynı gün ve aynı saatteler, Cumartesi gecesi yani.. Üstelik gece geç saatlere kadar da sürüyor.. Ve daha da vahimi, ben pazarları çalışıyorum (Libya’da haftasonumuz Cuma günleri).. Yani nerden baksanız bahtsızlık nerden baksanız tutarsızlık..



Böyle olunca Cumartesi gecesi sendromum hangisini izlesem yoksa yatıp uyusam mı yarın iş var arasında kararsiz kalmakla geçiyor.. Genelde de en fazla gece 1’e kadar izleyebiliyorum ya da uyuyorum. Umarım bu kaçırdıklarıma değer ilerde...

İzleyebildiğim zamanlarda ise konuya bağlı olarak genelde tercihim Tarih’ten yana oluyor. Sanırım yaşlanıyorum.. Pelin Batu’nun iki usta tarihçi arasında ezilmesi, Murat Bardakçı’nın agresifliği, Erhan Afyoncu’nun hayran bırakan bilgi birikimi, enteresan konular ve konuklar Okan Bayülgen’den daha cazip geliyor bu aralar.

Umarım hiç yayından kalkmaz iki programda.. Hep orda dururlar ve izlemesek de biliriz ki Cumartesi gecesi izlenebilecek çok güzel iki program mevcut..

19 Aralık 2009 Cumartesi

Trabzonspor Nereye - 2



En son “Trabzonspor Nereye ?” diye sormuştuk bir ay kadar önce burda ve o zamandan beri eshef ve dehşet içinde izliyorum nereye gidiyoruz diye.

Çok öncelerden de tahmin ettiğimiz gibi Broos gayet medenice (!) gönderildi yerine Şenol Güneş geldi ve Ankaragücü ve Denizli gibi ligin şampiyonluğa oynayan güçlü (!) iki takımına karşı alınan galibiyetler takımdaki tüm sorunları unutturdu. Şimdi birde Fatih Tekke gelme durumu varki, sanırsınız İbrahimoviç geliyor, hemen şampiyon olcak Trabzonspor. Demek tüm problem Şenol Güneş ve Fatih Tekke imiş. Bundan beş yıl önce yine Şenol Güneş yönetiminde, Fatih Tekke’nin yanında Gökdeniz, Szymek ve Yattara gibi isimler varken gelmeyen başarı ve şampiyonluk gelecek diye ümid edenler var. Fatih Tekke’nin artık 33 yaşına gelmiş ve eski formundan uzak olması, Yattara’nın tedavül’den kalktığı konularına girmiyorum bile... Bir Trabzon’lu olarak camiayı anlamakta güçlük çekiyorum çoğu zaman, başkaları nasıl anlasın ?





Bu toz pembe ortamda camia yarınki Fenerbahçe maçına kenetlenmiş durumda, ne olur kestirmek zor ama kazanırsak camia devre arasında şampiyonluk havasına girer herhale, bu açıdan mağlubiyet Trabzonspor için daha hayırlı bile olabilir. Trabzonspor’u çok favori görmemekle beraber Fenerbahçe’deki form düşükşlüğüne bakınca bir ihtimal Trabzonspor kazanabilir diyorum. Burada belirleyici faktör yine Umut ve Gökhan olacak, alışkanlıklarının dışına çıkıp girdikleri pozisyonları değerlendirmeleri gerekebilir. (Bu arada dünkü Beşiktaş-Bursapor maçında Sercan’ın kaçırdıklarını gördükten sonra yine de Umut ve Gökhan’ın değerini bilelim bence..)


Son söz : Ümit fakirin ekmeği, Alanzinho ve Collman atar 2-0 alırız diyelim..

13 Aralık 2009 Pazar

Facebook, Picasa ve Yüz Tanıma

Günümüz çılgınlığı Facebook ve diğer sosyal paylaşım siteleriyle ilgili şöyle bir tespit vardır; Denir ki, insanlardan isimlerini, doğum tarihlerini, işlerini, arkadaşlarını, fotoğraflarını ve ve diğer özel bilgilerini vermeleri istense, sizi kayıt altına alacağız deseler adama deli misin diye bakarlar... Olay çıkar yani... Ama facebook gibi siteler sayesinde herkes, hiç bir zorlama olmadan, kendi istek ve rızalarıyla paşa paşa tüm bu bilgileri fazlasıyla paylaşıyorlar. İnanılır gibi değil bu açıdan baktığımızda ama öyle.. Bunu bir aklımızda tutalım..

İkinci mesele ise Picasa.. Picasa, google’ın fotoğrafları görüntüleme ve düzenleme için ürettiği yazılım. Bu yazılımın son versiyonunda, bu alanda devrim sayılabilecek bir özellik var. Yüz tanıma. Bilmeyenler için kısaca şöyle izah edeyim. Programı bilgisayarınız kuruyorsunuz ve tüm resimlerinizi gözden geçirmesini istiyorsunuz. Program tüm resimleri tek tek inceledikten sonra fotoğraflardaki yüzleri teker teker tespit ediyor. Ve işin hayran bırakan kısmı, aynı yüzleri ayırd ediyor olması. Siz belli bir yüz için arkadaşınızın ismini girdiğiniz zaman, facebook’taki tagleme gibi tüm fotolarda o kişinin ismi tagleniyor... Ve sonunda, bana Osman’ın resimlerini göster dediğiniz zaman tüm klasörlerdeki Osman’ın resimlerini bulup size gösteriyor.. Ya da yeni bir resim bilgisayarınıza yüklediğiniz zaman, o resimdeki kişileri daha önceden tanıttıysanız direk kendisi tagliyor.. Bu özelliğin en etkiyelici kısmı ise programın yanılmaması. Tereddüte düştüğü resimleri size sorup teyit almakla beraber %95 oranında doğru çalışıyor diyebilirsiniz. Benim en ilgincime giden, programın çok benzemeyen fotoğraflarda bile aynı kişileri tanıyabiliyor olması. Örneğin gülerken portre olarak çekilmiş bir fotoğraftaki arkadaşınızın profilden somurtan başka bir fotoğrafta tanıyabiliyor. Programın algoritması çok güçlü ve etkileyici. Programı da tavsiye ederim bu arada.



Şimdi yukardaki iki paragrafı bir araya getiriyorum.. Düşünün, facebook’taki tüm tag’li fotoğraflar Picasa ile çalıştırılıyor ve herkesin parmak izi gibi yüz-isim eşleştirilmesi yapılıyor. Yakın gelecekte öyle bir noktaya gelebilirki bu iş, sokakta rastgele bir fotoğraf çekiliyor, bilgisayar otomatik olarak fotodaki insanları tanıyor onların kişisel bilgilerini buluyor, başka özel fotoğraflarını ve arkadaşlarını ve herşeyi tespit ediyor. Ve tüm bu bilgileri bizler kendi ellerimizle sisteme giriyoruz şu anda.

Matrix filmindeymişiz gibi. Matrix bizi kontrol altında tutuyor, böylece sistem daha güvenli bir şekilde devam ediyor, bunun karşılığında özgürlüğümüze ve özel alanlarımıza müdahale edilmiş oluyor.. Etik olarak yanlış gibi görünse de geldiğimiz nokta bu kaçınılmaz sonu gösteriyor. Zeitgeist’i izleyenler bilir, bu işin bir sonraki basamağı herkese çip takılması ve aslında kredi kartları ve cep telefonları sayesinde o da olmuş durumda farkında değiliz..


Bana bu tip komplo teorileri çok uzak geliyor.. Bence hayat ve düzen o kadar karışık değil, herşey bir doğal denge içinde ilerliyor.. Hatta sistem’ciyim diyebilirim.. Sistem’le ilgili hiç bir sorunum yok, yani sistemin bizleri kontrol altına almasındaben bir sakınca görmüyorum. Diyelim sistem dediğimiz şey bir maksatla yukarda anlattığım kişi tanımlama veritabanını oluşturuyor olsun. Benim kişisel bilgilerimin başkası tarafından bilinmesinde benim için bir mahsur yok. Çok özel bilgileri zaten paylaşmıyorum. Onun dışında illegal birşey yapmıyorsam bundan neden rahatsız olayım, ya da kim neden rahatsız olsun.. Aksine, güvenlik açısından gayet faydalı bile olabilir.. Düşünün kalabalık bir yerde çantanız çalındı ya da saldırıya uğradınız ya da bir maçta sahaya yabancı madde atıldı.. Her neyse, bunun görüntüsü varsa veriyorsunuz sisteme, size o kişinin isminden ilkokul arkadaşına kadar herşeyi veriyor.. Bence güvenlik açısından gayet güzel.. Zamanla göreceğiz bu iş nereye gidecek..

Not : Yalnız google aldı başını gidiyor. Bilgisayar ve internet sektöründe yakın zamanda rakipsiz olacak gibi.

12 Aralık 2009 Cumartesi

INGLORIOUS BASTERDS – Hayal Kırıklığı

Aslında Tarantino yapmamış olsa “fena değil” sınıfına koyabilirdik (hoş Tarantino çekmemiş olsa vizyona bile girmezdi ya neyse) ama bir Tarantino fanatiği olarak, Tarantino birşeyler çekse de izlesek diye bekleyen biri olarak ciddi hayal kırıklığına uğradım.

Filmin güzel yanları yok mu, var tabi.. Tarantino filminin olmazsa olmazı zekice yazılmış dialoglar, şiddet unsurları ve ustaca çizilmiş karakterler gibi klasik Tarantino öğeleri filmde bolca mevcut. Başta Brad Pitt ve Alman Subay Landa karakteri olmak üzere oyunculuklar fazlasıyla iyi, belki de filmin en çekici özelliği oyunculuklar.. Brad Pitt’in aksağını, çene ve kaş duruşu çok egzantrik olmuş. Ve görsellik tabi, film fotoğraf kareleriyle dolu sanki.. Hikaye de orjinal, özgün en azından (sıkça rastlanan klişeleşmiş hikayelerden değil en azından)... Başta İyi, Kötü, Çirkin olmak üzere birçok eski filme göndermeler mevcut (çoğunu farketmemişizdir bile) Tüm bunlar bir filmi güzel yapmaya yeter belki evet ama eğer filmi Tarantino çekiyorsa çok daha fazlası olurdu genelde, bu film eksik kalmış..

Öncelikle çok uzun olmuş.. İlk defa bir Tarantino filminde sıkıldığım anlar oldu. Konu da kopuk kopuk olmuş, dağınık bölümlerden oluşan bir film gibi, toparlayamıyorsunuz. Tarantino filmlerinin en çekici özelliklerinden biri olan müzikler zayıf. Soundtrack’ı dinlemedim henüz ama filmde etkileyen bir müzikli sahne hatırlamıyorum. Tamam, Death Proof’taki gibi bir “Down in Mexico” eşliğinde Lap Dance beklemiyoruz ama en azından araya daha etkileyici birşeyler serpiştirilebilirdi. Bir daha otur izle deseler, boşverin gelin Kill Bill’i izleyelim derim..

Filmin ilginç bir diğer özelliği de “re-make” olması yani daha önceden yapılmış bir filmin tekrar çekilmiş hali olması. 1978 yılında italyanca olarak aynı film çekilmiş ve Amerika’da Inglorious Bastards ismiyle oynamış. Konu benzer ama bu filmi izlemediğim için tamamen aynı senaryo mu bilemiyorum. Birde Tarantino bu filmin ismini Inglorious Basterds olarak koymuş, yani 1978 yılındaki filmden farklı olarak son “a” yerine “e” harfini kullanmış, kim bilir nereye gönderme yapmış..

Ama filmi beğenmeyerek Tarantino’yu eleştirmek de bence yanlış, çünkü burda görülmesi gereken önemli bir nokta var. Tarantino artık “iyi film” yapmaya çalışmıyor, “canı istediği gibi film” yapmaya çalışıyor. Başka bir şekilde söylersek adam zaten yapacağını yapmış, sinema tarihinde bir kilometre taşı olmuş, ve artık tamamen kendi zevki için film yapıyor. Micheal Jordan’ın bir ara basketboldan sıkılıp beyzbol oynaması gibi bir durum yani. Tarantino’nun bir röportajında dinlemiştim; “eskiden ölümden korkmazdım, çünkü çok iyi bir film yapmak için yaşadığımı ve bu filmi yapmadan ölmeyeceğimi sanıyordum, ama artık korkuyorum. Çünkü Pulp Fiction’ı yaptım”. Burdan baktığınız zaman Pulp Fiction’ı yaparak zirve yaptığını bundan daha iyi bir film yapamayacağı için de tamamen kendi zevki için filmler yapmaya başladığını düşünebiliriz. Değişik tarzlar denedi. Kill Bill ile dövüş filmi çekti, Death Proof ile 70’ler sinemasına saygı yaptı ve şimdi de Absürd Alternatif Tarih Filmi diyebileceğimiz bir re-make film. Kill Bill ve Death Proof genelde çok beğenilmiştir ki bunlar benim de en favori Tarantino filmlerimdir, ama bu sefer Basterds pek olmadı gibi..

Filmin olmayışına ikinci bir nedende bu filmin fikrinin ilk ortaya çıkışı ve senaryosunun başlanması 2003 yıllarına kadar gidiyor olması. Anladığım kadarıyla araya hep diğer işler girmiş, bu da yapılacak işler listesinde kalmış ve hep ertelenmiş.. Tarantino’da sonunda şu filmi de yapıyım da aradan çıksın bari demiş olabilir..

Sonuç olarak izlenmesi gereken bir film ama Tarantino hayranlarını tatmin edecek yeterlilikte değil...

5 Aralık 2009 Cumartesi

Trabzon Manzaralari

Güzel memleketimden manzaralar.. (Muratanovic'in objektifinden..)