2 Kasım 2010 Salı
Aint no mountain high enough !
Ey küçük yeşil sürüngen, çakma Godzilla, bu basamağı çıkmaya çalışmaktaki amacın nedir ? Nereye gidiyorsun, ne yapacan orda ? İç güdülerin neyin peşinde sürüklüyor seni ?
Benim sende gördüğüm ise hayatta aşılamayacak engelin ve problemin olmadığı... Hiç bir dağın bizi durduracak kadar yüksek olmadığı.. Yeterince çabalarsak herşeyin üstesinden gelebiliriz, yardıma bile ihtiyaç duymadan üstelik, tek başımıza gerekirse.. İnsanlar hakkımızda ne derse desinler, bizi durdurmak için ne yaparlarsa yapsınlar, yeterki biz isteyelim...
not : fotolardaki yeşil arkadaş, Libya'daki Abugelia günlerimde objektifime takılmıştı. Wild Life Photographing alanındaki ilk çalışmam sanırım..
bu da şarkısı, iyi dinlemeler : aint no mountain high
1 Kasım 2010 Pazartesi
En iyi 30 Film Part 3 : İlk 10
ve merakla beklenen final.. Listemizin ilk 10 filmi ;
10- American Beauty
Oscar aldığı zaman kesin kötü bir filmdir diye düşünmüştüm, zira o dönemler Akademi daha çok Titanik tarzı popcorn filmlerine Oscar veriyordu. (Neden “Oscar” dendiğini bilirmisiniz bu ödüle ? Zamanında, 1950’li yıllarda Betty Davis sanırım (Gina Davis’ın annesi) Akademi ödülünü alınca heykelciğe bakıp "bu aynı benim Oscar Amca’ma benziyor" diyor konuşmasında, sonra da ödülün adı Oscar kalıyor. Ne kadar saçma değil mi ? Neyse konuya geri dönelim)
Film Oscar alınca bir de Amerikan yaşam tarzını eleştiriyor gibi entel dantel yorumlar da okuyunca pek izleme isteği olmadı içimde, zaten filmi de 2-3 yıl sonra izledim. Ve önyargılarımın neler kaçırmama mal olduğunu görmüş oldum.
Evet bir popcorn sineması American Güzeli ama bunun çok daha ötesinde müthiş sorgulayıcı bir senaryo, akıcı bir hikaye ve işleyişle izleyiciyi kendine çekiyor. Farklı tipte Amerikan hayatlarını inceliyor, sorguluyor ve eleştiriyor ama bunlar o kadar gerçek ki entel dantel bir sorgulamanın çok ötesinde.
Hayatı sıradanlaşmış bir çekirdek Amerikan ailesi babası, ve bu ailenin hırslarının etkisinde kalmış ama iş yaşamında başarılı olamayan annesi, bunalımdaki genç kızları, baba-oğul çatışmasının doruk noktasında olan komşuları ve ergenlik dönemindeki MTV gençliğinin çok güzel bir örneği olan kızın okul arkadaşı gibi çok güzel düşünülmüş karakterler... Ve başta Kevin Spacey olmak üzere bu karakterleri oynayan müthiş oyuncular...
Üstüne biraz müzik, biraz espri, biraz heyecan ve müthiş bir de son ekleyince alın size defalarca izlenebilecek bence sinema tarihinin yapılmış en iyi 10 filminden biri..
9- Amores Perros (Aşklar Köpekler Paramparça)
Üç saatlik bir sinema şöleni. Farklı hikayeleri kesiştiren bir senayro, değişik kurgu ve anlatım, İspanyol yaşam tarzı, ince bir zevkin seçimi olan film müzikleri ve içinde barındırdığı bir sürü kısa filmler... Yönetmen Alejandro Gonzales zaten daha sonra Hollywood’a transfer oluyor ve 21 Grams’ı çekiyor. Etkisi uzun sürebilecek bir film.
8- Davaro
Aslında hangi Kemal Sunal-Şener Şen filmini yazsam karar veremedim. Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Kibar Feyzo, Köyden İndim Şehire 1-2, Hababam Sınıfları hepsi birbirinden kült hepsi birbirinden efsane.. Hepsini temsilen Davaro diyorum, ve sözü fazla uzatmadan onlarca efsane diyaloglardan bir tanesiyle bağlıyorum olayı;
-hocaefendi bu yöne çevrilecek
-olmaz kıble bu taraf, buraya çevrilecek
-ne kıblesi? kalkıp namaz mı kılacak?
-buraya
-hortum
-kıble
-hortum
-ula hortumda ne oliy ki
-kusurabakma sülo kardeş bu sefer essahtan gittin
-ula hortum ağzıma değil kıçıma giriy
7- The Big Lebowski
Bu film tam olarak beni anlatıyor diyebilirim. Filmdeki Lebowski karakteri, yani “Dude” tamamen benim hayat felsefemi ve hayata bakışımı kendinde taşıyor. Listenin ilerleyen sıralarında bahsedeceğim Fight Club filmindeki felsefenin Nirvana’sına ulaşmış hayatındaki en önemli derdi evindeki halısını geri almak olan (keşke bizim de en büyük derdimiz bir halı olsa) karakter bu kadar iyi çizilebilir. Jeff Bridges’da rolun hakkını fazlasıyla veriyor. Coen kardeşlere yakışır bir kült çıkmış ortaya.
6- City of Angels (Melekler Şehri)
Ben de romantik ve duygusal bir insanım. Bu sert görünüşümün altında yumuşak ve sevgi dolu bir kalbim var benim de ! Ben de arada romantik filmler izler duygulanırım. Bakınız City of Angels. Meg Ryan ve Nicholas Cage’ın kariyerlerinin zirvesi olan bu film, müzikleriyle ve aşk hikayesiyle bir şarap eşliğinde çok güzel gidecek bir film.
5- Leon
Çekilmiyor artık böyle alternatif senaryolu filmler. Hep aynı senaryolar, hep aynı klişeler. İlk Star TV’nin 90’lı yıllarda yaptığı Pazar Gecesi Sinema kuşağınad izlemiş ve beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Yıllar sonra orjinal DVD’den izlediğimde ilk izlediğimde sansürlenmiş bir de aşk hikayesi (adamla çocuk arasında !) olduğunu görünce bir şok daha yaşamıştım. Hala ara ara izlerim, izlememiş olanlara da izletirim.
4- The Good the Bad and the Ugly (İyi kötü Çirkin)
Bu nasıl bir filmdir arkadaş. Sene 1966 (45 yıl önce), daha Trabzonspor bile kurulmamış, nasıl bu kalitede bir film yapılabilmiş ? Nasıl bir görsellik, nasıl bir hikaye, oyunculuk, müzikler, gerilim, espriler, sürprizler, heyecan, macera herşey dorukta bu filmde. Bu film olmasaymış sinema bugünkü seviyesinde olabilir miymiş merak ediyorum.
İtalyan Western (spagetti western) diye geçiyor filmin tarzı. Tarzın isminde bir gariplik var zaten, düşünün vahşi batı nere spagetti nere ? Yönetmen (Sergio Leone) ve ekibin İtalyan oluşuyla alakalı bir durum sanırım.
Western dediğimiz zaman herkesin kulaklarında çınlayan meşhur melodi var ya, işte bu filmdir o melodilerin ilk çıkışı..
Clint Baba (iyi, sarışın), Le Van Cleef Baba (kötü, melek göz) ve Eli Wallach (Tuco, çirkin, bugün 95 yaşında (1915 doğumlu) ve hala oyunculuk yapıyor, en son Money Never Sleeps filminde oynuyor, 2010).. Sinema tarihinin en kült üç karakteri ve aralarındaki çıkar, arkadaşlık, para, güç ve intikam ilişkisi.
Filmde öyle sahneler varki, sahneler o kadar ağırki normalde insanların sıkılması lazım belki ama bu filmde o ağır sahneler sizi filme çektikçe çekiyor. Filmin başında Melek Göz’ün tanıtıldığı sahnede çiftci ve melek gözün dialoğu ve bakışmaları o kadar kült olmuşki, Tarantino, Inglorious Bastards filminde aynı sahneye gönderme yaparak bir benzerini çekiyor.
Yılda en az bir defa düzenli olarak izlenmesi gereken bir film.
Ve yılların yaşlandıramadığı babalara saygımızı gönderiyoruz.. Artık aramızda olmayan Van Cleef babayı da anarak tabi...
3- Fight Club
Kapitalizme ve kapitalizmin bize empoze ettiği modern yaşamımıza ve bu yaşamın gereksinimlerine karşı anarşist bir duruş üzerine kurulmuş film.
Sinema tarihinin sanırım en tarz ve en iyi giyinen karakteri Tyler Durden (Brad Pitt) ve onun anarşist söylemleriyle kült filmler kategorisinde kendisine saygın bir yer ediniyor..
Film, öyle bir felsefenin üzerine kurulmuş ki, filmden sonra kendinizi dine de verebilirsiniz, bir homeless (evsiz) olmayı da tercih edebilirsiniz veya isyan edip kendinizi anarşizme de verebilirsiniz. Ya da sadece Tyler Durden gibi giyinmek de isteyebilirsiniz.
Tyler Durden’ın filmde yanına aldığı gençlere söylediği, ama aslında bizlere söylediği (kızım sana söylüyorum gelinim sen anla) çarpıcı söylemleriyle seyirciyi koltuğuna çiviliyor. Peşpeşe gelen felsefik yaklaşımlar seyirciyi sarhoş ediyor, birini anlamadan diğeri geliyor.. Modern hayata, para ve kariyer gibi küçük hırslara esir olduğumuz dönemlerde izleyip kendimize gelmemiz gereken bir film. Ve tek izleyişle tamamı anlaşılamayacak bir film, o yüzden defalarca izlenmesi gereken bir film.
Hepsi birbirinden özlü söz olan onlarca Tyler Durden repliğinden üzerinde düşünülmesi gereken birkaçı (ve kabaca çevirileri) ;
“self improvement is masturbation” (kişisel gelişim masturbasyondur)
“Only after disaster can we be resurrected” (ancak bir felaketten sonra tekrar dirilebiliriz)
“Fuck off with your sofa units and string green stripe patterns, I say never be complete, I say stop being perfect, I say let... lets evolve, let the chips fall where they may” (Evinizdeki kanepenizi ve yeşil çizgili desenleri s**r edin, ben size eksiksiz olmayın diyorum, mükemmel olmayı bırakın. Bırakın dağınık kalsın)
“First you have to give up, first you have to *know*... not fear... *know*... that someday you're gonna die.” (önce pes etmelisin. Önce bilmelisin, korku değil, bilmek. Birgün öleceğini bilmek)
“You're not your job. You're not how much money you have in the bank. You're not the car you drive. You're not the contents of your wallet. You're not your fucking khakis. You're the all-singing, all-dancing crap of the world” (sizler çalıştığınız işleriniz değilsiniz. Sizler banka hesabınızdaki para miktarı değilsiniz, kullandığınız araba değilsiniz. Cüzdanınızın içeriği değilsiniz. Sizler sadece dünyanın şarkı söyleyip danseden pisliklerisiniz.)
“Hitting bottom isn't a weekend retreat. It's not a goddamn seminar. Stop trying to control everything and just let go! LET GO” (dibe vurmak bir haftasonu terapisi değildir, bir seminer değildir. Herşeyi kontrol etmeyi bırakın artık, bırakın gitsin. Bırak dağınık kalsın. Koy götüne rahvan gitsin...)
“I want you to hit me as hard as you can” (bana vurabileceğin kadar sert vurmanı istiyorum)
Ama hepsinden vurucusu işte bu ;
“It's only after we've lost everything that we're free to do anything.” (ancak herşeyimizi kaybettikten sonra herhangi bir şeyi yapacak kadar özgür olabiliriz)
Evet.. Tüm o ihtiraslarımız, ev, araba, kariyer, marka giyim, sosyal statü ve diğer zırvalar aslında birer problem. Bizi tutsak eden, özgürlüğümüzü elimizden alan ihtiraslarımız. Yaşamımızdaki sorunlarımıza bakarsak hep özünde bu ihtiraslar olduğunu görürüz.
Odenecek faturalar, patronun bize haksızlık yapması, istediğimiz arabayı alamamak, saç modelimizin istediği gibi olmaması, bir türlü eritemediğimiz kilolarımız felan filan.. Oysa sokakta yaşayan bir evsiz, tek derdi karnını doyurmak olan ve akşam üşümeden uyumak olan bir evsiz, hepimizden daha dertsiz, çünkü o özgür.. Tyler Durden’ın dediği gibi o herşeyini kaybetmiş..
Ama siz yine de herşeyinizi kaybetmeyin tabi, filmden çıkarılacak sonuç bu değil okuyucu. Sonuç, hayatınızdaki ihtirasların esiri olmayın.
2- Amelie
İşte bir başka başyapıt. Audrey Tatou zaten tek başına bir film için izlenme nedeni, sizi kendine çekiyor. Samimi bir hikayeye serpiştirilen küçük bir aşkın yanında derin felsefi yaklaşımlar, komedi unsurları kusursuz. Anlatım masalsı, filmi izlerken dünyadan kopuyorsunuz. Filmdeki karakterler arkadaşınız gibi, şakalaşmak geçiyor insanın içinden. Filmin müzikleri ise Yann Tiersen yapımı, insanı apayrı yerlere sürükleyen cinsten.
Defalarca izlediğim ve izlemeye doyamadığım filmlerden birisi.
1- Matrix 1
Yerim akademisini de Oscar’ını da imdb’sini de.. Gelmiş geçmiş en iyi filmdir bu. Her şeyiyle 10 üzerinden 25 puan. Defalarca sıkılmadan aynı keyif alınarak izlenebilecek bir film.
Filmde herşeyden önce Wachowski kardeşler sinema tarihinde bir devri kapatıp yeni bir devir açıyorlar. Sinemacılık yepyeni çekim teknikleri kazanıyor bu filmle beraber. Filmden çıkınca artık sinemanın eskisi gibi olamayacağını anlıyorsunuz.
Filmin öyküsü muazzam. İyi-kötü mücadelesinin çok ötesinde yaşamın gerçekliğini sorgulayan felsefi ögeler barındıran bir hikaye. Çok güzel bir aşk hikayesiyle süslenmiş. Romantizm ve bilimkurgunun yanında aksiyon ve heyecan ise had safhada. Bazı aksiyon sahnelerine ise birçok başka filmlerde göndermeler yapıldı (örnek, Trinity’nin filmin başında tekme atarken kameranın 360 derece dönmesi, Shrek’te prensesin haydutlarla kavga etme sahnesinde kullanılması gibi), sinema tarihi klişelerinin arasında yerlerini aldı.
Müzikleri de filmin kalitesine yakışacak cinsten.
Spoiler vermek istemiyorum (hoş hala izlemeyen varsa spoiler haketmiştir ya neyse) o yüzden fazla detaya girmiycema ama yıllar geçsede herşeyiyle benim bir numaramdır bu film.
“unfortunately no one can be told what the matrix is Neo, you have to see it for yourself” Morpheous.
Listemiz bitti..
10- American Beauty
Oscar aldığı zaman kesin kötü bir filmdir diye düşünmüştüm, zira o dönemler Akademi daha çok Titanik tarzı popcorn filmlerine Oscar veriyordu. (Neden “Oscar” dendiğini bilirmisiniz bu ödüle ? Zamanında, 1950’li yıllarda Betty Davis sanırım (Gina Davis’ın annesi) Akademi ödülünü alınca heykelciğe bakıp "bu aynı benim Oscar Amca’ma benziyor" diyor konuşmasında, sonra da ödülün adı Oscar kalıyor. Ne kadar saçma değil mi ? Neyse konuya geri dönelim)
Film Oscar alınca bir de Amerikan yaşam tarzını eleştiriyor gibi entel dantel yorumlar da okuyunca pek izleme isteği olmadı içimde, zaten filmi de 2-3 yıl sonra izledim. Ve önyargılarımın neler kaçırmama mal olduğunu görmüş oldum.
Evet bir popcorn sineması American Güzeli ama bunun çok daha ötesinde müthiş sorgulayıcı bir senaryo, akıcı bir hikaye ve işleyişle izleyiciyi kendine çekiyor. Farklı tipte Amerikan hayatlarını inceliyor, sorguluyor ve eleştiriyor ama bunlar o kadar gerçek ki entel dantel bir sorgulamanın çok ötesinde.
Hayatı sıradanlaşmış bir çekirdek Amerikan ailesi babası, ve bu ailenin hırslarının etkisinde kalmış ama iş yaşamında başarılı olamayan annesi, bunalımdaki genç kızları, baba-oğul çatışmasının doruk noktasında olan komşuları ve ergenlik dönemindeki MTV gençliğinin çok güzel bir örneği olan kızın okul arkadaşı gibi çok güzel düşünülmüş karakterler... Ve başta Kevin Spacey olmak üzere bu karakterleri oynayan müthiş oyuncular...
Üstüne biraz müzik, biraz espri, biraz heyecan ve müthiş bir de son ekleyince alın size defalarca izlenebilecek bence sinema tarihinin yapılmış en iyi 10 filminden biri..
9- Amores Perros (Aşklar Köpekler Paramparça)
Üç saatlik bir sinema şöleni. Farklı hikayeleri kesiştiren bir senayro, değişik kurgu ve anlatım, İspanyol yaşam tarzı, ince bir zevkin seçimi olan film müzikleri ve içinde barındırdığı bir sürü kısa filmler... Yönetmen Alejandro Gonzales zaten daha sonra Hollywood’a transfer oluyor ve 21 Grams’ı çekiyor. Etkisi uzun sürebilecek bir film.
8- Davaro
Aslında hangi Kemal Sunal-Şener Şen filmini yazsam karar veremedim. Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Kibar Feyzo, Köyden İndim Şehire 1-2, Hababam Sınıfları hepsi birbirinden kült hepsi birbirinden efsane.. Hepsini temsilen Davaro diyorum, ve sözü fazla uzatmadan onlarca efsane diyaloglardan bir tanesiyle bağlıyorum olayı;
-hocaefendi bu yöne çevrilecek
-olmaz kıble bu taraf, buraya çevrilecek
-ne kıblesi? kalkıp namaz mı kılacak?
-buraya
-hortum
-kıble
-hortum
-ula hortumda ne oliy ki
-kusurabakma sülo kardeş bu sefer essahtan gittin
-ula hortum ağzıma değil kıçıma giriy
7- The Big Lebowski
Bu film tam olarak beni anlatıyor diyebilirim. Filmdeki Lebowski karakteri, yani “Dude” tamamen benim hayat felsefemi ve hayata bakışımı kendinde taşıyor. Listenin ilerleyen sıralarında bahsedeceğim Fight Club filmindeki felsefenin Nirvana’sına ulaşmış hayatındaki en önemli derdi evindeki halısını geri almak olan (keşke bizim de en büyük derdimiz bir halı olsa) karakter bu kadar iyi çizilebilir. Jeff Bridges’da rolun hakkını fazlasıyla veriyor. Coen kardeşlere yakışır bir kült çıkmış ortaya.
6- City of Angels (Melekler Şehri)
Ben de romantik ve duygusal bir insanım. Bu sert görünüşümün altında yumuşak ve sevgi dolu bir kalbim var benim de ! Ben de arada romantik filmler izler duygulanırım. Bakınız City of Angels. Meg Ryan ve Nicholas Cage’ın kariyerlerinin zirvesi olan bu film, müzikleriyle ve aşk hikayesiyle bir şarap eşliğinde çok güzel gidecek bir film.
5- Leon
Çekilmiyor artık böyle alternatif senaryolu filmler. Hep aynı senaryolar, hep aynı klişeler. İlk Star TV’nin 90’lı yıllarda yaptığı Pazar Gecesi Sinema kuşağınad izlemiş ve beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Yıllar sonra orjinal DVD’den izlediğimde ilk izlediğimde sansürlenmiş bir de aşk hikayesi (adamla çocuk arasında !) olduğunu görünce bir şok daha yaşamıştım. Hala ara ara izlerim, izlememiş olanlara da izletirim.
4- The Good the Bad and the Ugly (İyi kötü Çirkin)
Bu nasıl bir filmdir arkadaş. Sene 1966 (45 yıl önce), daha Trabzonspor bile kurulmamış, nasıl bu kalitede bir film yapılabilmiş ? Nasıl bir görsellik, nasıl bir hikaye, oyunculuk, müzikler, gerilim, espriler, sürprizler, heyecan, macera herşey dorukta bu filmde. Bu film olmasaymış sinema bugünkü seviyesinde olabilir miymiş merak ediyorum.
İtalyan Western (spagetti western) diye geçiyor filmin tarzı. Tarzın isminde bir gariplik var zaten, düşünün vahşi batı nere spagetti nere ? Yönetmen (Sergio Leone) ve ekibin İtalyan oluşuyla alakalı bir durum sanırım.
Western dediğimiz zaman herkesin kulaklarında çınlayan meşhur melodi var ya, işte bu filmdir o melodilerin ilk çıkışı..
Clint Baba (iyi, sarışın), Le Van Cleef Baba (kötü, melek göz) ve Eli Wallach (Tuco, çirkin, bugün 95 yaşında (1915 doğumlu) ve hala oyunculuk yapıyor, en son Money Never Sleeps filminde oynuyor, 2010).. Sinema tarihinin en kült üç karakteri ve aralarındaki çıkar, arkadaşlık, para, güç ve intikam ilişkisi.
Filmde öyle sahneler varki, sahneler o kadar ağırki normalde insanların sıkılması lazım belki ama bu filmde o ağır sahneler sizi filme çektikçe çekiyor. Filmin başında Melek Göz’ün tanıtıldığı sahnede çiftci ve melek gözün dialoğu ve bakışmaları o kadar kült olmuşki, Tarantino, Inglorious Bastards filminde aynı sahneye gönderme yaparak bir benzerini çekiyor.
Yılda en az bir defa düzenli olarak izlenmesi gereken bir film.
Ve yılların yaşlandıramadığı babalara saygımızı gönderiyoruz.. Artık aramızda olmayan Van Cleef babayı da anarak tabi...
3- Fight Club
Kapitalizme ve kapitalizmin bize empoze ettiği modern yaşamımıza ve bu yaşamın gereksinimlerine karşı anarşist bir duruş üzerine kurulmuş film.
Sinema tarihinin sanırım en tarz ve en iyi giyinen karakteri Tyler Durden (Brad Pitt) ve onun anarşist söylemleriyle kült filmler kategorisinde kendisine saygın bir yer ediniyor..
Film, öyle bir felsefenin üzerine kurulmuş ki, filmden sonra kendinizi dine de verebilirsiniz, bir homeless (evsiz) olmayı da tercih edebilirsiniz veya isyan edip kendinizi anarşizme de verebilirsiniz. Ya da sadece Tyler Durden gibi giyinmek de isteyebilirsiniz.
Tyler Durden’ın filmde yanına aldığı gençlere söylediği, ama aslında bizlere söylediği (kızım sana söylüyorum gelinim sen anla) çarpıcı söylemleriyle seyirciyi koltuğuna çiviliyor. Peşpeşe gelen felsefik yaklaşımlar seyirciyi sarhoş ediyor, birini anlamadan diğeri geliyor.. Modern hayata, para ve kariyer gibi küçük hırslara esir olduğumuz dönemlerde izleyip kendimize gelmemiz gereken bir film. Ve tek izleyişle tamamı anlaşılamayacak bir film, o yüzden defalarca izlenmesi gereken bir film.
Hepsi birbirinden özlü söz olan onlarca Tyler Durden repliğinden üzerinde düşünülmesi gereken birkaçı (ve kabaca çevirileri) ;
“self improvement is masturbation” (kişisel gelişim masturbasyondur)
“Only after disaster can we be resurrected” (ancak bir felaketten sonra tekrar dirilebiliriz)
“Fuck off with your sofa units and string green stripe patterns, I say never be complete, I say stop being perfect, I say let... lets evolve, let the chips fall where they may” (Evinizdeki kanepenizi ve yeşil çizgili desenleri s**r edin, ben size eksiksiz olmayın diyorum, mükemmel olmayı bırakın. Bırakın dağınık kalsın)
“First you have to give up, first you have to *know*... not fear... *know*... that someday you're gonna die.” (önce pes etmelisin. Önce bilmelisin, korku değil, bilmek. Birgün öleceğini bilmek)
“You're not your job. You're not how much money you have in the bank. You're not the car you drive. You're not the contents of your wallet. You're not your fucking khakis. You're the all-singing, all-dancing crap of the world” (sizler çalıştığınız işleriniz değilsiniz. Sizler banka hesabınızdaki para miktarı değilsiniz, kullandığınız araba değilsiniz. Cüzdanınızın içeriği değilsiniz. Sizler sadece dünyanın şarkı söyleyip danseden pisliklerisiniz.)
“Hitting bottom isn't a weekend retreat. It's not a goddamn seminar. Stop trying to control everything and just let go! LET GO” (dibe vurmak bir haftasonu terapisi değildir, bir seminer değildir. Herşeyi kontrol etmeyi bırakın artık, bırakın gitsin. Bırak dağınık kalsın. Koy götüne rahvan gitsin...)
“I want you to hit me as hard as you can” (bana vurabileceğin kadar sert vurmanı istiyorum)
Ama hepsinden vurucusu işte bu ;
“It's only after we've lost everything that we're free to do anything.” (ancak herşeyimizi kaybettikten sonra herhangi bir şeyi yapacak kadar özgür olabiliriz)
Evet.. Tüm o ihtiraslarımız, ev, araba, kariyer, marka giyim, sosyal statü ve diğer zırvalar aslında birer problem. Bizi tutsak eden, özgürlüğümüzü elimizden alan ihtiraslarımız. Yaşamımızdaki sorunlarımıza bakarsak hep özünde bu ihtiraslar olduğunu görürüz.
Odenecek faturalar, patronun bize haksızlık yapması, istediğimiz arabayı alamamak, saç modelimizin istediği gibi olmaması, bir türlü eritemediğimiz kilolarımız felan filan.. Oysa sokakta yaşayan bir evsiz, tek derdi karnını doyurmak olan ve akşam üşümeden uyumak olan bir evsiz, hepimizden daha dertsiz, çünkü o özgür.. Tyler Durden’ın dediği gibi o herşeyini kaybetmiş..
Ama siz yine de herşeyinizi kaybetmeyin tabi, filmden çıkarılacak sonuç bu değil okuyucu. Sonuç, hayatınızdaki ihtirasların esiri olmayın.
2- Amelie
İşte bir başka başyapıt. Audrey Tatou zaten tek başına bir film için izlenme nedeni, sizi kendine çekiyor. Samimi bir hikayeye serpiştirilen küçük bir aşkın yanında derin felsefi yaklaşımlar, komedi unsurları kusursuz. Anlatım masalsı, filmi izlerken dünyadan kopuyorsunuz. Filmdeki karakterler arkadaşınız gibi, şakalaşmak geçiyor insanın içinden. Filmin müzikleri ise Yann Tiersen yapımı, insanı apayrı yerlere sürükleyen cinsten.
Defalarca izlediğim ve izlemeye doyamadığım filmlerden birisi.
1- Matrix 1
Yerim akademisini de Oscar’ını da imdb’sini de.. Gelmiş geçmiş en iyi filmdir bu. Her şeyiyle 10 üzerinden 25 puan. Defalarca sıkılmadan aynı keyif alınarak izlenebilecek bir film.
Filmde herşeyden önce Wachowski kardeşler sinema tarihinde bir devri kapatıp yeni bir devir açıyorlar. Sinemacılık yepyeni çekim teknikleri kazanıyor bu filmle beraber. Filmden çıkınca artık sinemanın eskisi gibi olamayacağını anlıyorsunuz.
Filmin öyküsü muazzam. İyi-kötü mücadelesinin çok ötesinde yaşamın gerçekliğini sorgulayan felsefi ögeler barındıran bir hikaye. Çok güzel bir aşk hikayesiyle süslenmiş. Romantizm ve bilimkurgunun yanında aksiyon ve heyecan ise had safhada. Bazı aksiyon sahnelerine ise birçok başka filmlerde göndermeler yapıldı (örnek, Trinity’nin filmin başında tekme atarken kameranın 360 derece dönmesi, Shrek’te prensesin haydutlarla kavga etme sahnesinde kullanılması gibi), sinema tarihi klişelerinin arasında yerlerini aldı.
Müzikleri de filmin kalitesine yakışacak cinsten.
Spoiler vermek istemiyorum (hoş hala izlemeyen varsa spoiler haketmiştir ya neyse) o yüzden fazla detaya girmiycema ama yıllar geçsede herşeyiyle benim bir numaramdır bu film.
“unfortunately no one can be told what the matrix is Neo, you have to see it for yourself” Morpheous.
Listemiz bitti..
27 Ekim 2010 Çarşamba
En iyi 30 Film Part 2 : 20-10
20- Good Will Hunting (Can Dostum, çeviriyi bana sormayın, öyle çevirmişler)
Matt Damon ve Ben Affleck’in (eski kankaymışlar) senaryosunu beraber yazıp sinema dünyasına bodoslama girdikleri film.
Çok zekice yazılmış özgün bir senaryoya, Robbie Williams’ın oyunculuğu ve sıcak bir aşk hikayesi de eklenince arşivlik bir film çıkmış ortaya.
19- Lock, Stock and Two Smoking Barrels (Ateşten Kalbe Akıldan Dumana, bir bomba çeviri daha)
Bir Guy Ritchie filmi olmadan en iyi film sıralaması yapmak olmazdı. Aslında Snatch’ı koymayı çok isterdim ama bu film bambaşka. Yine farklı bir senaryo, Tarantino vari sahneler ve dialoglar, ingiliz yaşam tarzı ve mafya ilişkileri, başarılı oyunculuklar ve ustaca çizilmiş karakterler filmi ayrı bir yere koyuyor.
Film boyunca yüzünüzde ince bir gülümseme ve şaşkınlıkla ama aynı zamanda heyecanla izliyor ve filmin içinde kayboluyorsunuz. Filmin finali ise filme Guy Ritchie'ye yakışan alternatiflikte bir final.
18- Gemide
Kült Türk Filmi dendimi akla gelen ilk filmdir benim için. Mahalle’nin muhtarları dizisinde “Fadime, Fadime” diye koşturan saf Temel rolündeki Erkan Can’ın ne büyük bir oyuncu olduğunu gösteren, alternatif senaryonun ne demek olduğunu anlatan bir filmdir.
Bol argo nedeniyle televizyonda izlenebilecek bir film değil, sinemada ya da DVD’den izlemek gerekir. Ama ilk izlendiğinde insanı koltuğa yapıştıran bir film. Senaryo ve replikler müthiş, gerçekçilik üst seviyede.
Yurt dışındaki yabancı arkadaşlarıma DVD’sini hediye etmişliğim vardır ama ingilizce altyazı, çeviri yetersizliğinden aynı etkiyi yapmadı onlarda. Tabi burda Türkçe’nin ve Türk Kültürü’nün yabancılara anlatılmasının zorluğu da var. Yani bu filmden ancak bir Türk keyif alabilir.
Hikayesi ve hatta iki sahnesi bu filmle kesişen, yine aynı bağımsız sinemacıların çevirdiği “Laleli’de bir Azize” filmi vardır ki, onu da bu filmin ekürisi olarak izlemekte fayda vardır.
17- A Knigth’s Tale
Romantik komedi ve macera türünün güzel bir örneği, Rest In Peace, Heath Ledger’in da kariyerinin ilk ışıltılarını sergilediği film. Tabii filmin esas kızı olan Shannyn Sossamon da filme ayrı bir lezzet katıyor.
Çok güçlü bir senaryo, çok hoş bir aşk hikayesi tarihi figürler, müzikler ve hoş esprilerle süslenmiş. Macera ve heyecan da eksik kalmamış. Ağızda hoş tad bırakan bir film. Dünyadaki tüm dertleri iki saatliğine unutmak ve hoşca vakit geçirmek için ideal bir film. Eğer filmi tekrar tekrar izlerseniz de ilk izlediğinizde farkedemediğiniz bir çok espriyi farkedebilirsiniz.
Bu filmin benim için farklı bir önemi de var. Benzer bir durum sıradaki film olan Orange County ve listenin ilerleyen sıralarında karşınıza çıkacak olan City of Angels için de geçerli. Şimdi Dubai’da sefil bir yaşam sürüp şantiyecilik yapmaya çalıştığım dönemlerde elimde sadece bu üç filmin VCD’si mevcuttu. Orange County şu anda kayıp ama diğer iki filmin CD’leri hala CD çantamda dururlar. Neden sadece bu üç film, çünkü o kadar sefil bir dönemdi ki işten güçten alışveriş merkezine gidip alışverecek zaman ve imkanım yoktu. İnternet zaten büyük lüks, emaillerimize bakabildiğimiz zamanlar mutlu oluyorduk. O yüzden sanırım 5-6 ay boyunca mütemadiyen bu üç filmi izledim. O kadar alışkanlık yaptı ki sonra da bırakamadım, başka filmler bulduktan sonra da ara ara izlemeye devam ettim bu filmleri. Hala daha da izlerim hatta.. Toplamda her birini 300’er defa izlemişim desem evet biraz abartmış olurum belki ama çoğu sahnelerini artık ezberledim diyebilirim. Öyle de saçma bir durum olmuştur benim için.
16- Orange County
Yukarda bahsettiğim gibi Dubai günlerimden kalma bol bol izlediğim bir film. Şimdi burda şöyle bir not da düşmem lazım. Dubai’deki filmler sansürden geçerler. TV’lerdeki filmlerde sansürden geçer ve hatta, hala yapıyorlar mı bilmiyorum ama, CD’lerle giriyorsanız ülkeye girişte CD’lerinize teker teker bakıp kontrol ediyorlar, uygun görmediklerini ülkeye sokmanıza izin vermiyorlar. Bu Orange County için de benzer bir durum söz konusu. Filmdeki bir çok öpüşme, dans, belden aşağı espriler makaslanmış benim aldığım VCD’de.. Ama ben ilk 80 izleyişimde filmin bu makaslanmış halini güzel güzel izledim.. Daha sonra, yıllar sonra, filmi televizyonda yakalayınca izleyim dedim ve kesilen sahneleri izlememle şoka uğradım. Filmi ilk 80 izleyişimde meğersem filmin yarısını izlememişim.. Yuh dedim yani..
Filme gelirsek, sanırım bu filmin dizisi varmış ve diziden filme uyarlamışlar.. MTV yapımı olan filmde Crazy Town’ın o yıllara damgasını vuran Butterfly şarkısı filmde de etkisini göstermiş. Karakterler, senaryo, eğlence, duygusallık, komedi ve gençlik tam tadında.. Özellikle tarzına hayran olduğum Jack Black filme apayrı bir tad veriyor, bazı sahnelerde kopmamak elde değil.. Ayrıca filmde anlatılan “yazar olmak isteyen çocuk” hikayesi de kararsız günümüz gençlerinin çok anlam çıkartabileceği türden.
15- Kill Bill 1
Listeyi Tarantino filmleriyle doldurmamak için kendimi zor tuttum bir an ve tüm Tarantino filmlerini temsilen bu iki filmde karar kıldım. İlki Kill Bill (ilk kısım), diğeri de sıradaki film olan Death Proof. “Sinemaya doymak” isteyenler için sinema şöleni ve defalarca izlenebilecek bir film.
Soundtrack’ı da her Tarantino filminde olduğuı gibi defalarca dinlenebilecek, zevk sahibi bir insanın tercihinden çıkmış oldukları belli olan şarkılarla dolu. Bu filmin soundtrack albümünde de yukarda bahsettiğim Orange County ve A Knight’s Tale durumu mevcuttu benim için. Yine Dubai’de çalıştığım sefil dönemlerimde, nasıl evde üç tane film CD’m varsa arabada da iki adet kasetim mevcuttu sadece. Biri Kill Bill 1’in kasetiydi işte (diğeri de Let Go albümüyle Arvil Lavigne idi).. Her şarkısı ayrı güzel olan bu sound track’te yalnız bir şarkı vardı ki, trompet mi saksafon mu bilmiyorum sinek vızıltısı gibi bişeydi, o şarkıyı dinlerken iyi kaza yapmadım o zamanlar.. İsmini hatırlamadım şimdi o şarkının ama albümün gerisi bomba..
Filme gelirsek ne söylesem az. Quentin Tarantino filmi işte, sanırım yeterli olacaktır.. İzlemeyen varsa ayıp eder, hemen bulsun izlesin.. İzleyip beğenmeyen varsa ona da söyleyecek söz bulamıyorum..
14- Death Proof
Listenin bir diğer on numaraTarantino filmi.. Bu filmde iki sahne vardır defalarca izlediğim.. Birisi lap dance yapılan aşağıdaki sahne ve orda çalan “down in Mexico” şarkısı.. Diğeri de araba kazasından önce kızların radyoda “Hold Tight” dinlemesi, şarkıyı çalan grubun ismi de ayrı geyik, “Dave Dee, Dozy, Mick, Tich, Osman, John, Nuri vs. ” gibi birşeydi.. Bunların dışında, filmlerdeki klasik Tarantino replikleri ve ayak fetişzmi, eski 70’ler filmlerine yapılan göndermelerle insanı sinemaya doyuran bir başka Tarantino filmi.
13- Braveheart
“Freeeeedoooooom” diye bağıran William Wallace’a kimbilir kaç filmde ve dizide gönderme yapılmıştır. Film hakkında fazla birşey söylemeye gerek yok sanırım, Mel Gibson’un kariyerinde zirve olan bu destansı ve masalsı filmi sanırım 124 defa izlemişimdir.. Özellikle Üniversite dönemimde yurtta kalırken boş vakitlerimizde Braveheart izleyip gaza geldiğimizi bilirim. İnsanın hayatında garip dönemler oluyor işte böyle. Bugün olsa yine aynı tadla izlerim diye tahmin ediyorum.
12- Pirates of Caribbean 1 (Karayip Korsanları 1)
Johny Depp, Johny Depp, Johny Depp.. Kariyerinde eksik olan hit filmi yapmış oldu Depp ve tek başına bir filmi nasıl sürükleyebileceğini göstermiş oldu. Captain Jack Sparrow karakteri, sinema tarihinin en kült, en aykırı, en eğlenceli, en sepmatik ve en sıradışı karakterlerinden biri olmayı başardı. Bunu da Johny Depp’ten başkası zor yapardı.
Böyle bir karakterin etrafına da müthiş masalsı bir hikaye serpiştirilmiş. Görsellik şahane, espriler belli bir zekanın ürünü. Fillmdeki diğer karakterler de çok güzel yazılmış ve oyuncular da rollerin hakkını vermiş (Goeffry Rush, Orlando Bloom vs).. Defalarca sıkılmadan izlenebilecek bir film..
11- Terminator 2
Bu film öyle bir film ki, sinema tarihinde bir kilometre taşıdır. Sinema aksiyon filmlerini Terminator 2’den öncesi ve sonrası diye ikiye bile ayırabiliriz. Filmin birçok öğesi için (özellikle teknolojik efektler) sinema tarihinde bir ilk diyebiliriz. Bu film olmasa aksiyon filmleri kesinlikle bugün oldukları yerde olmazlardı. Bu film olmasa çok şeyler farklı olurdu.. Arnold California valisi olamazdı mesela.
Burda yonetmen James Cameron’un hakkını vermek lazım, başkası çevirseydi film aynı etkiyi yapamazdı kesinlikle.
Guns ‘n Roses’ın müzikleriyle (you could be mine eşliğinde bir kovalamaca sahnesi vardır ki, tadından yenmez) süslenmiş aksiyonun yanında bolca gerilim, farklı ve özgün senaryo, heyecan, bilim kurgu, ve görsellik. Araya serpiştirilmiş ufak tefek espriler ve hikayenin akıcılığı ayrıca filme çekiyor izleyiciyi.
Cıva adam, Hasta La Vista Baby, I’ll be back, Guns ‘n Roses, Hidrojen Kamyonunun patlama sahnesi, Terminator’ün kolu ve Kıyamet Günü filmden akılda kalanlar.
Filmin üzerinden 20 yıl geçmiş ama hala birçokları için gelmiş geçmiş en iyi aksiyon ve bilim kurgu filmidir.
Bugünlük bu kadar.. Listemiz devam edecek, ilk 10 çok yakında ...
Matt Damon ve Ben Affleck’in (eski kankaymışlar) senaryosunu beraber yazıp sinema dünyasına bodoslama girdikleri film.
Çok zekice yazılmış özgün bir senaryoya, Robbie Williams’ın oyunculuğu ve sıcak bir aşk hikayesi de eklenince arşivlik bir film çıkmış ortaya.
19- Lock, Stock and Two Smoking Barrels (Ateşten Kalbe Akıldan Dumana, bir bomba çeviri daha)
Bir Guy Ritchie filmi olmadan en iyi film sıralaması yapmak olmazdı. Aslında Snatch’ı koymayı çok isterdim ama bu film bambaşka. Yine farklı bir senaryo, Tarantino vari sahneler ve dialoglar, ingiliz yaşam tarzı ve mafya ilişkileri, başarılı oyunculuklar ve ustaca çizilmiş karakterler filmi ayrı bir yere koyuyor.
Film boyunca yüzünüzde ince bir gülümseme ve şaşkınlıkla ama aynı zamanda heyecanla izliyor ve filmin içinde kayboluyorsunuz. Filmin finali ise filme Guy Ritchie'ye yakışan alternatiflikte bir final.
18- Gemide
Kült Türk Filmi dendimi akla gelen ilk filmdir benim için. Mahalle’nin muhtarları dizisinde “Fadime, Fadime” diye koşturan saf Temel rolündeki Erkan Can’ın ne büyük bir oyuncu olduğunu gösteren, alternatif senaryonun ne demek olduğunu anlatan bir filmdir.
Bol argo nedeniyle televizyonda izlenebilecek bir film değil, sinemada ya da DVD’den izlemek gerekir. Ama ilk izlendiğinde insanı koltuğa yapıştıran bir film. Senaryo ve replikler müthiş, gerçekçilik üst seviyede.
Yurt dışındaki yabancı arkadaşlarıma DVD’sini hediye etmişliğim vardır ama ingilizce altyazı, çeviri yetersizliğinden aynı etkiyi yapmadı onlarda. Tabi burda Türkçe’nin ve Türk Kültürü’nün yabancılara anlatılmasının zorluğu da var. Yani bu filmden ancak bir Türk keyif alabilir.
Hikayesi ve hatta iki sahnesi bu filmle kesişen, yine aynı bağımsız sinemacıların çevirdiği “Laleli’de bir Azize” filmi vardır ki, onu da bu filmin ekürisi olarak izlemekte fayda vardır.
17- A Knigth’s Tale
Romantik komedi ve macera türünün güzel bir örneği, Rest In Peace, Heath Ledger’in da kariyerinin ilk ışıltılarını sergilediği film. Tabii filmin esas kızı olan Shannyn Sossamon da filme ayrı bir lezzet katıyor.
Çok güçlü bir senaryo, çok hoş bir aşk hikayesi tarihi figürler, müzikler ve hoş esprilerle süslenmiş. Macera ve heyecan da eksik kalmamış. Ağızda hoş tad bırakan bir film. Dünyadaki tüm dertleri iki saatliğine unutmak ve hoşca vakit geçirmek için ideal bir film. Eğer filmi tekrar tekrar izlerseniz de ilk izlediğinizde farkedemediğiniz bir çok espriyi farkedebilirsiniz.
Bu filmin benim için farklı bir önemi de var. Benzer bir durum sıradaki film olan Orange County ve listenin ilerleyen sıralarında karşınıza çıkacak olan City of Angels için de geçerli. Şimdi Dubai’da sefil bir yaşam sürüp şantiyecilik yapmaya çalıştığım dönemlerde elimde sadece bu üç filmin VCD’si mevcuttu. Orange County şu anda kayıp ama diğer iki filmin CD’leri hala CD çantamda dururlar. Neden sadece bu üç film, çünkü o kadar sefil bir dönemdi ki işten güçten alışveriş merkezine gidip alışverecek zaman ve imkanım yoktu. İnternet zaten büyük lüks, emaillerimize bakabildiğimiz zamanlar mutlu oluyorduk. O yüzden sanırım 5-6 ay boyunca mütemadiyen bu üç filmi izledim. O kadar alışkanlık yaptı ki sonra da bırakamadım, başka filmler bulduktan sonra da ara ara izlemeye devam ettim bu filmleri. Hala daha da izlerim hatta.. Toplamda her birini 300’er defa izlemişim desem evet biraz abartmış olurum belki ama çoğu sahnelerini artık ezberledim diyebilirim. Öyle de saçma bir durum olmuştur benim için.
16- Orange County
Yukarda bahsettiğim gibi Dubai günlerimden kalma bol bol izlediğim bir film. Şimdi burda şöyle bir not da düşmem lazım. Dubai’deki filmler sansürden geçerler. TV’lerdeki filmlerde sansürden geçer ve hatta, hala yapıyorlar mı bilmiyorum ama, CD’lerle giriyorsanız ülkeye girişte CD’lerinize teker teker bakıp kontrol ediyorlar, uygun görmediklerini ülkeye sokmanıza izin vermiyorlar. Bu Orange County için de benzer bir durum söz konusu. Filmdeki bir çok öpüşme, dans, belden aşağı espriler makaslanmış benim aldığım VCD’de.. Ama ben ilk 80 izleyişimde filmin bu makaslanmış halini güzel güzel izledim.. Daha sonra, yıllar sonra, filmi televizyonda yakalayınca izleyim dedim ve kesilen sahneleri izlememle şoka uğradım. Filmi ilk 80 izleyişimde meğersem filmin yarısını izlememişim.. Yuh dedim yani..
Filme gelirsek, sanırım bu filmin dizisi varmış ve diziden filme uyarlamışlar.. MTV yapımı olan filmde Crazy Town’ın o yıllara damgasını vuran Butterfly şarkısı filmde de etkisini göstermiş. Karakterler, senaryo, eğlence, duygusallık, komedi ve gençlik tam tadında.. Özellikle tarzına hayran olduğum Jack Black filme apayrı bir tad veriyor, bazı sahnelerde kopmamak elde değil.. Ayrıca filmde anlatılan “yazar olmak isteyen çocuk” hikayesi de kararsız günümüz gençlerinin çok anlam çıkartabileceği türden.
15- Kill Bill 1
Listeyi Tarantino filmleriyle doldurmamak için kendimi zor tuttum bir an ve tüm Tarantino filmlerini temsilen bu iki filmde karar kıldım. İlki Kill Bill (ilk kısım), diğeri de sıradaki film olan Death Proof. “Sinemaya doymak” isteyenler için sinema şöleni ve defalarca izlenebilecek bir film.
Soundtrack’ı da her Tarantino filminde olduğuı gibi defalarca dinlenebilecek, zevk sahibi bir insanın tercihinden çıkmış oldukları belli olan şarkılarla dolu. Bu filmin soundtrack albümünde de yukarda bahsettiğim Orange County ve A Knight’s Tale durumu mevcuttu benim için. Yine Dubai’de çalıştığım sefil dönemlerimde, nasıl evde üç tane film CD’m varsa arabada da iki adet kasetim mevcuttu sadece. Biri Kill Bill 1’in kasetiydi işte (diğeri de Let Go albümüyle Arvil Lavigne idi).. Her şarkısı ayrı güzel olan bu sound track’te yalnız bir şarkı vardı ki, trompet mi saksafon mu bilmiyorum sinek vızıltısı gibi bişeydi, o şarkıyı dinlerken iyi kaza yapmadım o zamanlar.. İsmini hatırlamadım şimdi o şarkının ama albümün gerisi bomba..
Filme gelirsek ne söylesem az. Quentin Tarantino filmi işte, sanırım yeterli olacaktır.. İzlemeyen varsa ayıp eder, hemen bulsun izlesin.. İzleyip beğenmeyen varsa ona da söyleyecek söz bulamıyorum..
14- Death Proof
Listenin bir diğer on numaraTarantino filmi.. Bu filmde iki sahne vardır defalarca izlediğim.. Birisi lap dance yapılan aşağıdaki sahne ve orda çalan “down in Mexico” şarkısı.. Diğeri de araba kazasından önce kızların radyoda “Hold Tight” dinlemesi, şarkıyı çalan grubun ismi de ayrı geyik, “Dave Dee, Dozy, Mick, Tich, Osman, John, Nuri vs. ” gibi birşeydi.. Bunların dışında, filmlerdeki klasik Tarantino replikleri ve ayak fetişzmi, eski 70’ler filmlerine yapılan göndermelerle insanı sinemaya doyuran bir başka Tarantino filmi.
13- Braveheart
“Freeeeedoooooom” diye bağıran William Wallace’a kimbilir kaç filmde ve dizide gönderme yapılmıştır. Film hakkında fazla birşey söylemeye gerek yok sanırım, Mel Gibson’un kariyerinde zirve olan bu destansı ve masalsı filmi sanırım 124 defa izlemişimdir.. Özellikle Üniversite dönemimde yurtta kalırken boş vakitlerimizde Braveheart izleyip gaza geldiğimizi bilirim. İnsanın hayatında garip dönemler oluyor işte böyle. Bugün olsa yine aynı tadla izlerim diye tahmin ediyorum.
12- Pirates of Caribbean 1 (Karayip Korsanları 1)
Johny Depp, Johny Depp, Johny Depp.. Kariyerinde eksik olan hit filmi yapmış oldu Depp ve tek başına bir filmi nasıl sürükleyebileceğini göstermiş oldu. Captain Jack Sparrow karakteri, sinema tarihinin en kült, en aykırı, en eğlenceli, en sepmatik ve en sıradışı karakterlerinden biri olmayı başardı. Bunu da Johny Depp’ten başkası zor yapardı.
Böyle bir karakterin etrafına da müthiş masalsı bir hikaye serpiştirilmiş. Görsellik şahane, espriler belli bir zekanın ürünü. Fillmdeki diğer karakterler de çok güzel yazılmış ve oyuncular da rollerin hakkını vermiş (Goeffry Rush, Orlando Bloom vs).. Defalarca sıkılmadan izlenebilecek bir film..
11- Terminator 2
Bu film öyle bir film ki, sinema tarihinde bir kilometre taşıdır. Sinema aksiyon filmlerini Terminator 2’den öncesi ve sonrası diye ikiye bile ayırabiliriz. Filmin birçok öğesi için (özellikle teknolojik efektler) sinema tarihinde bir ilk diyebiliriz. Bu film olmasa aksiyon filmleri kesinlikle bugün oldukları yerde olmazlardı. Bu film olmasa çok şeyler farklı olurdu.. Arnold California valisi olamazdı mesela.
Burda yonetmen James Cameron’un hakkını vermek lazım, başkası çevirseydi film aynı etkiyi yapamazdı kesinlikle.
Guns ‘n Roses’ın müzikleriyle (you could be mine eşliğinde bir kovalamaca sahnesi vardır ki, tadından yenmez) süslenmiş aksiyonun yanında bolca gerilim, farklı ve özgün senaryo, heyecan, bilim kurgu, ve görsellik. Araya serpiştirilmiş ufak tefek espriler ve hikayenin akıcılığı ayrıca filme çekiyor izleyiciyi.
Cıva adam, Hasta La Vista Baby, I’ll be back, Guns ‘n Roses, Hidrojen Kamyonunun patlama sahnesi, Terminator’ün kolu ve Kıyamet Günü filmden akılda kalanlar.
Filmin üzerinden 20 yıl geçmiş ama hala birçokları için gelmiş geçmiş en iyi aksiyon ve bilim kurgu filmidir.
Bugünlük bu kadar.. Listemiz devam edecek, ilk 10 çok yakında ...
26 Ekim 2010 Salı
En iyi 30 film Part 1 : 30-20
Bir filmden ne beklenir, ya da ben ne beklerim... İyi bir hikaye, masalsı bir anlatım ve hoşca vakit geçirmek herşeyden önce gelen beklentilerdir benim için. Müzikler ve görsellik olmazsa olmazlar tabi, bunların yanında duygusallık, heyecan ve biraz da espri de varsa tadından yenmez... Oyunculuklar ve kurgu da diğer olmazsa olmazları güzel bir film için..
Yazıyı ilk 10 yapma niyetiyle başladım ama bu kadar güzel filmi 10’a indirgeyemedim malesef.. O yüzden 30 film sıraladım.. Yine de listeye koyamadığım için içimi yakan filmler var ama yapcak birşey yok artık.. 30 filmle idare edeceğiz artık, dışarda kalanlara da bir başka listede değinmek dileğiyle.
Film sayısı 30 olunca ve yazı da biraz ucun olunca bunları tek posta sığdırmıyım dedim ve yazıyı üçe bölmeye karar verdim.. Sondan geriye doğru başlıyorum, ilk önce Top 30-20 arası ile başlayalım...
İşte beni benden alan, defalarca izlediğim ve bundan sonra da izleyebileceğim filmler, bittiği zaman bittiği için üzüldüğüm damağımda tadı kalan filmler.. Çoğu zaten bildiğiniz izlediğiniz filmler diye tahmin ediyorum ama içlerinde izlemediğiniz varsa, çok şey kaçırmışsınız demektir ve ilk fırsatta bir yerden bulup izliyorsunuz..
İçinde Titanic’in, Star Wars’ın ya da herhangi başka beğendiğiniz filmin olmadığı listeye liste demem ben diyorsanız ona da saygımız var ama bu da benim listem işte.. Sen de yap, senin de olsun..
30- Mullholland Drive
Bu filmle ilgili ve David Lynch ile ilgili söylenebilecek çok şey var, söylendi de zaten, o yüzden fazla detaya inmeye gerek yok. Filmi izlemediyseniz izleyin ve burdan sonrasını okumayın, spoiler var, sıradaki filme geçip ordan okumaya devam edebilirsiniz.. Eğer filmi izlediyseniz, size şöyle bir tavisyede bulunabilirim, yakın bir arkadaşınızla izleyin ve “hacı film deli kopuyor bi yerden sonra” gazı da verin. Filmin kopmasını allak bullak bir suratla bekleyen ve filmi anlamaya çalışan arkadaşınızın film bittiğindeki surat ifadesi neden bu filmin bu listede yer aldığının sebebidir.
Bu filmle ilgili yorumlar genelde “filmi anlayan beri gelsin” şeklindedir. Oysa bu filmi konusuz izlemek lazım, sadece izleyin, filmin içinde kaybolun. Filmden tad almanın formulü de budur, anlamaya çalışırsanız ve bir son yakalamaya çalışırsanız geri dönüşü olmayan yollara girebilirsiniz. Bugüne kadar izlediğimiz yüzlerce filmin bir konusu, konsepti vardı diye her filmde bunları aramaya gerek yok, bir filmde de olmasınlar.
29- School of Rock (Hababam Rock)
Jack Black.. Bu adama bayılıyorum, kendimi Brad Pitt ya da Bruce Willis gibi hissetmediğim dönemlerde Jack Black gibi hissediyorum diyebilirim. Bence hakettiği değeri bulamamış, kendine has espri tarzı ve stili olan bir komedyen. Müzik tutkusunu filmlerinde sık sık kullanıyordu zaten ama bu filmi komple müzik üzerine kurmuş. Çok eğlenceli bir Pazar günü aile sineması ortaya çıkmış. Filmin Türkçe çevirisi ise ayrı bomba, “Hababam Rock”. İzleyin, çocukluğunuza gidin, eğlenin, gülün neşelenenin.. Filmin sonundaki sırayla şarkı söyleme sahnesi ise defalarca izlenecek kadar sıcak ve içten olmuş...
28- Finding Nemo
Eğer bir gün SCUBA dalışı yaparsanız, ve bu dalışı böyle renkli bir deniz altısı olan bir yerde yaparsanız, bu çizgi filmde olan herşeyin gerçekte deniz altında mevcut olduğunu görebilirsiniz. Özellikle filmin başında Nemo’nun doğduğu evi (yosunumsu şeyler) ve resifleri görebileceğiniz bir yer bulabilirseniz ne demek istediğimi anlarsınız (bakınız aşağıdaki foto nerdeyse aynen filmde de mevcut). Şurda bahsettiğim Gili Trawangan gezimde ve dalışımda aynen o görüntüleri ve yosunların arasından bana bakan Nemo’yu bu şekilde görmüştüm. (meraklısına, nemo'nun türü, clawnfish yani palyaço balığı, hamsinin renkli olanı da diyebiliriz :) )
27- Notting Hill
Eğer son on yıldır Hollywood’da bir Romantik Komedi furyası varsa bu işin baş sorumlularındandır bu film ve Hugh Grant. Bu tür filmler için ayrı bir eleştiri yazısı bile yazılabilir o kadar çok klişeler varki.. Kızın gay arkadaşı, Esas oğlanın salak arkadaşı (genelde irlandalı ya da zenci olurlar), ilişki bir yerde çıkmaza girer ve romantik şarki damardan girer ve ufak çaplı bir klip çekilir. Kahramanlar otobüste orda burda birbirlerini düşünürler efkarlanırlar vesaire.. Herşeye rağmen seviyoruz da bu tip filmleri ve onsuz yapamayız...
Bu filmde de işte bu işin ilklerinden.. Müzikler on numara, Hugh Grant ve Julia Roberts döktürüyor zaten, espriler çok kaliteli.. Sımsıcak bir romantik komedi.. Defalarca sıkılmadan izlenebilecek cinsten..
26- Trainspotting
Biraz eski bir film olması ve ingiliz aksağanın baskın olması dışında 10 numara bir film. Kült filmler arşivi yapıyorsanız kesinlikle olması gereken bir film.
Sosyal yaşamı irdeleme ve eleştirme, uyuşturucuyu ve gençliğe yakın bakış, ince espriler, hikayesi, hikayenin anlatımı, özenle çizilmiş karakterler, müzikler ve birçok anı fotoğraf karesi gibi olan (bazıları bir rock grubu kaset kapağı gibi) görselliğiyle müthiş bir film. Hatta sinema tarihinde yeni bir sayfa açan, Tarantino ve Guy Ritchie gibi yönetmenlere oldukçe ilham verdiğini düşündüğüm bir film.
25- Old Boy
İşte listenin en bomba filmerinden biri. Sıralamada biraz arkalarda kalmış olsa da birçokları listenin en başına da koyabilirdi bu filmi. Senaryosu, oyunculuğu, akıcılığı ve özgün hikayesiyle sizi sizden alabilecek bir film. Kült filmler arasında yerini çoktan almış bir başyapıt, filmi izleyenler bana hak verecektir. Kore filmi olan yapıtın yakında Hollywood versiyonunun da çekileceği gelen haberler arasında.
24- Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)
Hapishane filmlerine karşı hep ayrı bir ilgim olmuştur. Hapishane hayatı da hep ilgimi çekmiştir. Hem Amerikan filmlerindeki F tipi hapishaneler, iki kişilik odalarda kalınan, zencilerin body çalıştığı, dövmeli meksikalıların mafyalaştığı, beyazların firar etmeye çalıştığı hapishaneler. Hem de Türk filmerinde geçen koğuş ve ağalık sisteminin olduğu hapishaneler. Her iki türlü hapishanede ilgimi çekmiştir hep. Tam olarak ilgimi ne çekiyor bilmiyorum ama o ağır akan zaman, yapacak birşeyin olmaması, deiğişik profilde insanların dialog halinde olmaları. Ve tabi sürekli yapılan kaçış planları.
Shawshank Redemption’ı diğer filmlerden ayıran tabi öncelikle Tim Burton ve Morgan Freeman’ın oyunculukları, senaryodaki felsefi boyutlar ve sizi içine çeken heyecanı. Ve filmin finali tabi.
Bu filmin bir diğer özelliği de imdp’de tüm zamanların en iyi filmi olarak gösterilmesi. Bayaa iddaalı di mi ? İzlemediyseniz kaçırmayın derim.
Amerikan History X, Life (Müebbet Kuşları (Eddie Murphy ve Martin Lawrence oynuyor, film adı çevirisi de ayrı bomba), Tango ve Cash, Lock Up (Sylvester Stallone filmi, sanırım firar olarak çevrilmişti),Tatar Ramazan ve Yol gibi birçok filmde de bu hapishane havasının tadını alabilirsiniz.
23- The eighth Day (Le huitième jour) (Sekizinci Gün)
Arkadaşım Harry... Arkadaşım George... İki zoraki arkadaş ve bir yol filmi.. Klasik değil mi ? Ama bu arkadaşlardan biri dawn sendromlu (ve rolü oynayan oyuncu gerçekte de dawn sendromlu) olunca üstüne de duygusal bir hikaye absürdlüklerle süslenince gözyaşlarını gülücüklere karıştıran bir film çıkmış ortaya.. Filmin finalinde oyuncuların şarkı söylemesi ise filmin koparan anı oluyor... Çok sıcak bir film...
22- One Flew over the Cuckoo’s Nest (Gukuk Kuşu)
Yönetmen, Oyunculuk ve Senaryo.. Stanley Kubrick, Jack Nickolson ve bomba bir senaryo bir araya gelirse ne olur ? Kült olur. Efsane olur. Anlatılmaz izlenir sadece.
Fight Club gibi, kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda ara ara izleyip kendimizi şarj edebileceğimiz bir film.
Hani filmde kırması imkansız olan lavaboyu kırarım ben deyip kırmaya çalışıyor ya J. Nickolson, sonra da “en azından denedim” diyor ya, işte o sahneyi akıllara getirmek lazım cesaretimizi toplayamadığımız denemekten korktuğumuz anlarda.
21- Ice Age
Kilometretaşıdır bu film.. Öncüleri vardı elbet ama özellikle Shrek serisi ile beraber bu Ice Age serisi animasyon film türüne level atlatmış, Aslan Kral’lardan Wall-E’lere geçişi sağlamıştır. Çizgi film oluşu ve çocuklara hitap edişinin yanında biz büyüklere hitap eden ince espri anlayışıyla her kesime hitap edebiliyor bu yeni nesil animasyonlar. Animasyon tekniklerinde son teknolojinin kullanılması izleyiciyi iyice masalın içine çekiyor... Bir filmden bekleyebileceğiniz görsellik, müzik ve eğlence had safhada...
Bu filmin Türkçe dublajı da ayrıca çok başarılıdır. Bu dublaj konusunda Türkiye çok başarılıdır genelde ama bu filmde başta Hakuk Bilginer ve Ali Poyrazoğlu döktürüyor resmen.
Filmin en efsane karakteri ise şüphesiz Scrat.. Ve işte beni benden alan "ahanda s.çtık" bakışı ...
Devam edecek...
Yazıyı ilk 10 yapma niyetiyle başladım ama bu kadar güzel filmi 10’a indirgeyemedim malesef.. O yüzden 30 film sıraladım.. Yine de listeye koyamadığım için içimi yakan filmler var ama yapcak birşey yok artık.. 30 filmle idare edeceğiz artık, dışarda kalanlara da bir başka listede değinmek dileğiyle.
Film sayısı 30 olunca ve yazı da biraz ucun olunca bunları tek posta sığdırmıyım dedim ve yazıyı üçe bölmeye karar verdim.. Sondan geriye doğru başlıyorum, ilk önce Top 30-20 arası ile başlayalım...
İşte beni benden alan, defalarca izlediğim ve bundan sonra da izleyebileceğim filmler, bittiği zaman bittiği için üzüldüğüm damağımda tadı kalan filmler.. Çoğu zaten bildiğiniz izlediğiniz filmler diye tahmin ediyorum ama içlerinde izlemediğiniz varsa, çok şey kaçırmışsınız demektir ve ilk fırsatta bir yerden bulup izliyorsunuz..
İçinde Titanic’in, Star Wars’ın ya da herhangi başka beğendiğiniz filmin olmadığı listeye liste demem ben diyorsanız ona da saygımız var ama bu da benim listem işte.. Sen de yap, senin de olsun..
30- Mullholland Drive
Bu filmle ilgili ve David Lynch ile ilgili söylenebilecek çok şey var, söylendi de zaten, o yüzden fazla detaya inmeye gerek yok. Filmi izlemediyseniz izleyin ve burdan sonrasını okumayın, spoiler var, sıradaki filme geçip ordan okumaya devam edebilirsiniz.. Eğer filmi izlediyseniz, size şöyle bir tavisyede bulunabilirim, yakın bir arkadaşınızla izleyin ve “hacı film deli kopuyor bi yerden sonra” gazı da verin. Filmin kopmasını allak bullak bir suratla bekleyen ve filmi anlamaya çalışan arkadaşınızın film bittiğindeki surat ifadesi neden bu filmin bu listede yer aldığının sebebidir.
Bu filmle ilgili yorumlar genelde “filmi anlayan beri gelsin” şeklindedir. Oysa bu filmi konusuz izlemek lazım, sadece izleyin, filmin içinde kaybolun. Filmden tad almanın formulü de budur, anlamaya çalışırsanız ve bir son yakalamaya çalışırsanız geri dönüşü olmayan yollara girebilirsiniz. Bugüne kadar izlediğimiz yüzlerce filmin bir konusu, konsepti vardı diye her filmde bunları aramaya gerek yok, bir filmde de olmasınlar.
29- School of Rock (Hababam Rock)
Jack Black.. Bu adama bayılıyorum, kendimi Brad Pitt ya da Bruce Willis gibi hissetmediğim dönemlerde Jack Black gibi hissediyorum diyebilirim. Bence hakettiği değeri bulamamış, kendine has espri tarzı ve stili olan bir komedyen. Müzik tutkusunu filmlerinde sık sık kullanıyordu zaten ama bu filmi komple müzik üzerine kurmuş. Çok eğlenceli bir Pazar günü aile sineması ortaya çıkmış. Filmin Türkçe çevirisi ise ayrı bomba, “Hababam Rock”. İzleyin, çocukluğunuza gidin, eğlenin, gülün neşelenenin.. Filmin sonundaki sırayla şarkı söyleme sahnesi ise defalarca izlenecek kadar sıcak ve içten olmuş...
28- Finding Nemo
Eğer bir gün SCUBA dalışı yaparsanız, ve bu dalışı böyle renkli bir deniz altısı olan bir yerde yaparsanız, bu çizgi filmde olan herşeyin gerçekte deniz altında mevcut olduğunu görebilirsiniz. Özellikle filmin başında Nemo’nun doğduğu evi (yosunumsu şeyler) ve resifleri görebileceğiniz bir yer bulabilirseniz ne demek istediğimi anlarsınız (bakınız aşağıdaki foto nerdeyse aynen filmde de mevcut). Şurda bahsettiğim Gili Trawangan gezimde ve dalışımda aynen o görüntüleri ve yosunların arasından bana bakan Nemo’yu bu şekilde görmüştüm. (meraklısına, nemo'nun türü, clawnfish yani palyaço balığı, hamsinin renkli olanı da diyebiliriz :) )
27- Notting Hill
Eğer son on yıldır Hollywood’da bir Romantik Komedi furyası varsa bu işin baş sorumlularındandır bu film ve Hugh Grant. Bu tür filmler için ayrı bir eleştiri yazısı bile yazılabilir o kadar çok klişeler varki.. Kızın gay arkadaşı, Esas oğlanın salak arkadaşı (genelde irlandalı ya da zenci olurlar), ilişki bir yerde çıkmaza girer ve romantik şarki damardan girer ve ufak çaplı bir klip çekilir. Kahramanlar otobüste orda burda birbirlerini düşünürler efkarlanırlar vesaire.. Herşeye rağmen seviyoruz da bu tip filmleri ve onsuz yapamayız...
Bu filmde de işte bu işin ilklerinden.. Müzikler on numara, Hugh Grant ve Julia Roberts döktürüyor zaten, espriler çok kaliteli.. Sımsıcak bir romantik komedi.. Defalarca sıkılmadan izlenebilecek cinsten..
26- Trainspotting
Biraz eski bir film olması ve ingiliz aksağanın baskın olması dışında 10 numara bir film. Kült filmler arşivi yapıyorsanız kesinlikle olması gereken bir film.
Sosyal yaşamı irdeleme ve eleştirme, uyuşturucuyu ve gençliğe yakın bakış, ince espriler, hikayesi, hikayenin anlatımı, özenle çizilmiş karakterler, müzikler ve birçok anı fotoğraf karesi gibi olan (bazıları bir rock grubu kaset kapağı gibi) görselliğiyle müthiş bir film. Hatta sinema tarihinde yeni bir sayfa açan, Tarantino ve Guy Ritchie gibi yönetmenlere oldukçe ilham verdiğini düşündüğüm bir film.
25- Old Boy
İşte listenin en bomba filmerinden biri. Sıralamada biraz arkalarda kalmış olsa da birçokları listenin en başına da koyabilirdi bu filmi. Senaryosu, oyunculuğu, akıcılığı ve özgün hikayesiyle sizi sizden alabilecek bir film. Kült filmler arasında yerini çoktan almış bir başyapıt, filmi izleyenler bana hak verecektir. Kore filmi olan yapıtın yakında Hollywood versiyonunun da çekileceği gelen haberler arasında.
24- Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli)
Hapishane filmlerine karşı hep ayrı bir ilgim olmuştur. Hapishane hayatı da hep ilgimi çekmiştir. Hem Amerikan filmlerindeki F tipi hapishaneler, iki kişilik odalarda kalınan, zencilerin body çalıştığı, dövmeli meksikalıların mafyalaştığı, beyazların firar etmeye çalıştığı hapishaneler. Hem de Türk filmerinde geçen koğuş ve ağalık sisteminin olduğu hapishaneler. Her iki türlü hapishanede ilgimi çekmiştir hep. Tam olarak ilgimi ne çekiyor bilmiyorum ama o ağır akan zaman, yapacak birşeyin olmaması, deiğişik profilde insanların dialog halinde olmaları. Ve tabi sürekli yapılan kaçış planları.
Shawshank Redemption’ı diğer filmlerden ayıran tabi öncelikle Tim Burton ve Morgan Freeman’ın oyunculukları, senaryodaki felsefi boyutlar ve sizi içine çeken heyecanı. Ve filmin finali tabi.
Bu filmin bir diğer özelliği de imdp’de tüm zamanların en iyi filmi olarak gösterilmesi. Bayaa iddaalı di mi ? İzlemediyseniz kaçırmayın derim.
Amerikan History X, Life (Müebbet Kuşları (Eddie Murphy ve Martin Lawrence oynuyor, film adı çevirisi de ayrı bomba), Tango ve Cash, Lock Up (Sylvester Stallone filmi, sanırım firar olarak çevrilmişti),Tatar Ramazan ve Yol gibi birçok filmde de bu hapishane havasının tadını alabilirsiniz.
23- The eighth Day (Le huitième jour) (Sekizinci Gün)
Arkadaşım Harry... Arkadaşım George... İki zoraki arkadaş ve bir yol filmi.. Klasik değil mi ? Ama bu arkadaşlardan biri dawn sendromlu (ve rolü oynayan oyuncu gerçekte de dawn sendromlu) olunca üstüne de duygusal bir hikaye absürdlüklerle süslenince gözyaşlarını gülücüklere karıştıran bir film çıkmış ortaya.. Filmin finalinde oyuncuların şarkı söylemesi ise filmin koparan anı oluyor... Çok sıcak bir film...
22- One Flew over the Cuckoo’s Nest (Gukuk Kuşu)
Yönetmen, Oyunculuk ve Senaryo.. Stanley Kubrick, Jack Nickolson ve bomba bir senaryo bir araya gelirse ne olur ? Kült olur. Efsane olur. Anlatılmaz izlenir sadece.
Fight Club gibi, kendimizi kötü hissettiğimiz zamanlarda ara ara izleyip kendimizi şarj edebileceğimiz bir film.
Hani filmde kırması imkansız olan lavaboyu kırarım ben deyip kırmaya çalışıyor ya J. Nickolson, sonra da “en azından denedim” diyor ya, işte o sahneyi akıllara getirmek lazım cesaretimizi toplayamadığımız denemekten korktuğumuz anlarda.
21- Ice Age
Kilometretaşıdır bu film.. Öncüleri vardı elbet ama özellikle Shrek serisi ile beraber bu Ice Age serisi animasyon film türüne level atlatmış, Aslan Kral’lardan Wall-E’lere geçişi sağlamıştır. Çizgi film oluşu ve çocuklara hitap edişinin yanında biz büyüklere hitap eden ince espri anlayışıyla her kesime hitap edebiliyor bu yeni nesil animasyonlar. Animasyon tekniklerinde son teknolojinin kullanılması izleyiciyi iyice masalın içine çekiyor... Bir filmden bekleyebileceğiniz görsellik, müzik ve eğlence had safhada...
Bu filmin Türkçe dublajı da ayrıca çok başarılıdır. Bu dublaj konusunda Türkiye çok başarılıdır genelde ama bu filmde başta Hakuk Bilginer ve Ali Poyrazoğlu döktürüyor resmen.
Filmin en efsane karakteri ise şüphesiz Scrat.. Ve işte beni benden alan "ahanda s.çtık" bakışı ...
Devam edecek...
19 Ekim 2010 Salı
Genç Şantiyecilere Öğütler
İnsanı yaşlı hissettiren bir başlık oldu, biraz da ukala durdu farkındayım ama idare edin artık.. Blogu takip edenler bilir (varsa eğer öyle düzenli takip eden birileri), yakın zamanda “yurt dışı şantiyecilik” kariyerime noktayı koymuş ve memlekete dönmüş bulunmaktayım. Darısı geride kalan şantiyecilerin başına diyorum.
Bu mesleği, inşaat mühendisliği veya şantiyecilikten çok “yurt dışı şantiyeciliği” olarak adlandırıyorum çünkü bu iş için en doğru tanım bu olacak. Yapılan iş şantiyeciliğin çok da ötesinde, farklı bir kültürde ve coğrafyada bir proje yapmak aslında, kolay birşey değil ve biz Türk’ler bu konuda bayaa iyiyiz.
Yaşım genç sayılır, toplamda 7 yıllık bir deneyimim var. Çalıştığım şantiyeleri de şurdan görebilirsiniz. belki ahkam kesecek yaşta olmayabilirim ama 3 farklı ülkede, 4 farklı projede 7 yıl geçirmiş olmak ciddi bir birikim oldu benim için. Çalışmadığım milletten insan kalmadı diyebilirim, biz Türk’lerden başka Ruslar, Araplar, Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler ve Brezilyalılar dahil envai çeşit milletten insanlar çalıştım, kanka oldum, kültür tokuşturdum ve biriktirdim. Çalıştığım projelerden Discovery’de gösterilenler bile oldu.
2- Bedelli askerlik (3 yıl yurt dışında çalışınca bu hak kazanılıyor) ve belli bir maddi birikim iyi bir hedef olabilir “bay” şantiyeciler için. Kadın şantiyeciler ise bence yolun başındayken dönsünler. Yapılacak iş değil.
3- İlk yıllarda parayı ön planda tutmanıza gerek yok, önceliğiniz kesinlikle öğrenmek olsun. Çünkü öğrendikçe zaten pazarlık gücü zamanla size geçecektir. 3-4 yıldan sonra yavaş yavaş parayı konuşmaya başlayabilirsiniz ve tatmin edici paralar kazanmaya başlayabilirsiniz.
5- Uzun yıllar bu mesleği yapmayı düşünmüyorsanız bile sanki uzun süre bu işi yapacakmış gibi hareket edin.
6- Sadece beton, kalıp ve demire takılmayın. Unutmayınki o işlerden anlayan tonla mühendis mevcut. Bunların dışındaki iş kalemlerine de ilgi duyun.
7- İki-Üç yıldan fazla sahada kalmanıza gerek yok. İki yıldan sonra yavaş yavaş işin ofis kısmına geçin. Yazışma, planlama, maliyet kontrol, hakediş, sözleşme ve diğer idari işler gibi konulara ilgi gösterin.
8- Şantiyelerde çok farklı departmanlar mevcuttur, diğer departmanların da ne iş yaptıklarını anlamaya çalışın, çünkü ilerde Proje Müdürü olunca o farklı departmanları da siz yöneteceksiniz.
11- İnsanlarla iyi geçinin. İnsanlarla kavga etmek size hiçbirşey kazandırmaz, ama iyi geçinmek size daha huzurlu bir çalışma ortamı sağlar.
12- Egonuzu kontrol edin, mumkunse pasifize edin. (bu tavsiye askerlikte de cok ise yarar)
16- Çalıştığınız ülkeyi gezin.
17- Çalıştığınız ülkenin kültürünü de tanımya çalışın.
18- Gittiğiniz yere mobilize olun. Orda misafir olmayın, orda yaşayın.
Bu mesleği, inşaat mühendisliği veya şantiyecilikten çok “yurt dışı şantiyeciliği” olarak adlandırıyorum çünkü bu iş için en doğru tanım bu olacak. Yapılan iş şantiyeciliğin çok da ötesinde, farklı bir kültürde ve coğrafyada bir proje yapmak aslında, kolay birşey değil ve biz Türk’ler bu konuda bayaa iyiyiz.
Yaşım genç sayılır, toplamda 7 yıllık bir deneyimim var. Çalıştığım şantiyeleri de şurdan görebilirsiniz. belki ahkam kesecek yaşta olmayabilirim ama 3 farklı ülkede, 4 farklı projede 7 yıl geçirmiş olmak ciddi bir birikim oldu benim için. Çalışmadığım milletten insan kalmadı diyebilirim, biz Türk’lerden başka Ruslar, Araplar, Avrupalılar, Amerikalılar, Çinliler ve Brezilyalılar dahil envai çeşit milletten insanlar çalıştım, kanka oldum, kültür tokuşturdum ve biriktirdim. Çalıştığım projelerden Discovery’de gösterilenler bile oldu.
Elbette bizden daha çok görmüş geçirmiş abilerimiz var ama biz yine de bizde birikenleri genç arkadaşlarla paylaşalım dedik.. Ne demişler, ne kadar bildiğin değil, ne kadar anlatabildiğin önemlidir dinleyen için.. Evet genç şantiyeci arkadaşlar, işte tavsiyelerim ; (şantiyeci olmayanlar da okuyabilirler tabi, belki işlerine yarayacak birşey bulabilirler)
1- İlk yurt dışına çıktığınız zaman hedeflerinizi iyi belirleyin. Bu bir tavsiye değil, fikir daha çok, çok uzun süre yurt dışında yaşamayı düşünmeyin derim ben. Ömrünü şantiylerde geçirmiş, ailesini ve çocuklarını doğru dürüst görememiş şantiyeci abilerimizle tanışacaksınız bu meslekte, bence onlar gibi olmayın. Belli maddi-manevi hedeflerinizi yakalayınca dönün, memleket gibisi yok.
2- Bedelli askerlik (3 yıl yurt dışında çalışınca bu hak kazanılıyor) ve belli bir maddi birikim iyi bir hedef olabilir “bay” şantiyeciler için. Kadın şantiyeciler ise bence yolun başındayken dönsünler. Yapılacak iş değil.
3- İlk yıllarda parayı ön planda tutmanıza gerek yok, önceliğiniz kesinlikle öğrenmek olsun. Çünkü öğrendikçe zaten pazarlık gücü zamanla size geçecektir. 3-4 yıldan sonra yavaş yavaş parayı konuşmaya başlayabilirsiniz ve tatmin edici paralar kazanmaya başlayabilirsiniz.
4- Sürekli öğrenin kendinizi geliştirin, çünkü şantiyelerde sürekli öğrenilecek birşeyler vardır. Bazen farkında olmadan bile öğrenebilirsiniz.
5- Uzun yıllar bu mesleği yapmayı düşünmüyorsanız bile sanki uzun süre bu işi yapacakmış gibi hareket edin.
6- Sadece beton, kalıp ve demire takılmayın. Unutmayınki o işlerden anlayan tonla mühendis mevcut. Bunların dışındaki iş kalemlerine de ilgi duyun.
7- İki-Üç yıldan fazla sahada kalmanıza gerek yok. İki yıldan sonra yavaş yavaş işin ofis kısmına geçin. Yazışma, planlama, maliyet kontrol, hakediş, sözleşme ve diğer idari işler gibi konulara ilgi gösterin.
9- Yurt dışı şantiyelerinde çalışma ve yaşam şartları genelde zordur, yıpratıcıdır. Psikolojinizi ve motivasyonunuzu hep yüksek tutun, insanların ve olayların moralinizi bozmasına imkan vermeyin. Bu çok önemli bir madde olup, özel hayatınızda da kullanın derim ben.
10- Özellikle uzun süre kalmayı planlıyorsanız, uzun vadede yaşayacağınız yıpranmanın daha çok olacağını unutmayın, enerjinizi idareli kullanın. Bu madde çok önemli, ilk başlarda herkes pozitif ve enerjilidir. Ama Libya’da yoğun şantiye temposunda geçen 2 yılın ardından sinirleriniz eskisi kadar güçlü olamayacak.
12- Egonuzu kontrol edin, mumkunse pasifize edin. (bu tavsiye askerlikte de cok ise yarar)
13- Karsinizdaki insanlarla empati kurmaya calisin. Unutmayinki karsinizdaki insanlar oraya zevk icin degil, para kazanmak icin gelmis insanlar.
14- Uzun süre kalmayacak olsanız dahi, gider gitmez çalıştığınız ülkenin dilini öğrenmeye çalışın. Özellikle Rusça konuşulan bir ülkedeyseniz ilk gün başlayın çalışmaya.
15- “Roma’da Roma’lı gibi yaşamak lazım” diye bir söz vardır. Yaşadığınız ülkeye ayak uydurmanın her zaman faydalarını göreceksiniz.
16- Çalıştığınız ülkeyi gezin.
17- Çalıştığınız ülkenin kültürünü de tanımya çalışın.
18- Gittiğiniz yere mobilize olun. Orda misafir olmayın, orda yaşayın.
Son bir söz daha.. Genelde şantiyecilikte tecrübe süreyle ölçülür. 10 yıl tecrübeli, 5 yıl tecrübeli gibi. İş ilanlarına da böyle sınıflama yapılır. Yanlış diyemeyiz ama çok doğru da değildir. 10 yıllık mühendis 5 yıllık mühendisten daha tecrübeli değildir herzaman. Sonuçta, tecrübe meslekte geçen yıllar değil, bu sürede yapılan mesleki birikimdir.
12 Ekim 2010 Salı
Kapadokya
Dünya enteresan bir yer, 50-60 milyon yıl önce yanardağlar patlıyor, değişik taş formları oluşuyor, aradan milyonlarca yıllar geçiyor, bu taş formları zamanla aşınıyor sürükleniyor kopuyor başkalaşımlar geçiriyor ve peri bacaları oluyor. Kapadokya bölgesi bu peri bacalarıyla doluyor ve muhtemelen dünyanın başka yerinde de benzeri olmayan bir yer oluyor.
Sonra bir dönem hristiyanlar bu peri bacalarının içini oyuyorlar, kliseler ve evler yapıyorlar. Çok sayıda mağara evler ve kiliseler, değişik bir kasaba olmuş olsa gerek zamanında. Sonra bölgedeki hristiyanlar gidiyor (sanırım mübadele döneminde Yunanistan’a gidiyorlar) ve daha sonra biz Türkler buraya yerleşiyoruz ve turistik bir yer haline getiriyoruz burayı ve bu şekide günümüze kadar geliyor. Aşağıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, peri bacalarıyla bütünleşerek şirin bir kasaba oluyor Göreme, bize de gezmek kalıyor.
Balonla yukardan Kapadokya’ya bakmak, atla gezmek, motorsikletle gezmek, mağara şeklindeki oyularak yapılmış butik hotellerde kalmak, yöresel yemekleri yemek, trekking yapmak, müze haline getirilmiş oyma kliseleri gezmek, çömlek yapılmasını izlemek ve yapmak gibi envai çeşit aktivite imkanı da sunarak alternatif bir tatil yeri haline gelmiş. Gelen turistin çoğu yabancı, bu da iyi bir reklam yapıldığını gösterir. Bir başka güzel yanı da 12 ay turizmin canlı olması, sadece sezonluk değil yani.
Ankara’dan yaklaşık 300km’lik bir mesafede, o yüzden Ankara’da yaşayan biri için haftasonu gidilebiliecek bir yer. Biz de öyle yaptık, Göreme’ye gittik, çok da iyi oldu. Cumartesi yağmurlu olduğu için çok fazla gezemedik ama Pazar güneşli havada bunun acısını çıkardık. Gezdik tozduk, deşarj olduk, güzel güzel yemekler yedik.. Hatta bayaa yedik. Bir ara Gözlemeci’den çıkıp Testi Kebapçıya daldığımızı hatırlıyorum. Rejim mejim yalan oldu yine. Testi Kebabını şiddetle tavsiye edebilirim bu arada.
İşte böyle bacalar periler derken değişik ve dinlendirici bir haftasonu da geçmiş oldu. Fotoğraflar yeni fotoğraf makinemden çıktılar bu arada, umarım beğenirsiniz..
5 Ekim 2010 Salı
Dizide son nokta; Behzat Ç.
Türkiye'deki dizi sektörü ara ara kaliteli diziler çıkartıyordu zaten. Rating kaygısıyla saçmalayan dizilerde bile çekim ve görüntü kalitesi, müzik felan belli bir seviyenin üzerinde oluyor artık. Zaten bir çok dizimiz de Arap kanallarında oynuyor. Hatta şu sıralar Araplar Türk dizilerine kitlenmiş durumdalar, durum feci.
Dizi sektörümüzün son bombası da Behzat Ç. Dizide gelinen son nokta diyorum. Diziden çok film her bölümü. Müthiş bir emek.
Herşeyden önce Ankara'da geçiyor, arka planında İstanbul olan dizilerden bıkanlar için sevindirici bir durum. Senaryo da roman'dan uyarlama. Dizideki karakterlerin hepsi özenle çizilmiş, ve oyunculuklar süper. En başta da başroldeki Erdal Beşikçioğlu. Adam kendi kimliğini bırakmış, Behzat Ç. olmuş resmen.
Sanırım Behzat Ç. karakteri yeni bir fenomen olacak. Daha önceki dizi fenomenlerinden (Miroğlu, Polat Alemdar, Behlül, Ezel vs.) en büyük farkı ise hepsinden daha gerçekçi ve bizden bir karakter olması. Telefonları "haa" diye açıyor, Lan'lı Lun'lu ve küfürlü konuşuyor, Gençlerbirliği ve Ankaragücü'nü destekliyor, pavyonda takılıyor, saç sakal karışmış vaziyette geziyor, tavşan besliyor, sinirli ve arıza. Ama sempatik de bir insan, özünde iyi yani. Ankara'da bu profile uyan (tavşan besleme hariç) bir sürü insan bulabilirsiniz..
Behzat Abi'yi keyifle takip etmeye devam ediyoruz, umarız Rating uğruna mundar etmezler diziyi. Son bölümden bir replikle bağlayalım yazıyı ;
Behzat Abi hemşire ile telefonda konuşmak istemektedir ;
Behzat Ç. : bana versene kızı
Uzun saçlı komiser : amirim kızacağız çok üzülmüş, üstüne gitmeyelim
Behzat Ç. : tamam sen ver hele bir
Komiser telefona hemşire kızı verir ;
Behzat Ç.: kızım sen salak mısın, tanımadığın adamı neden içeriye alıyorsun!
Kız : Beeeeöööğğğğğ (ağlama efekti, kız iptal)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












































