Genelde gittiğim yerleri tekrar görmekten ziyade yeni yerleri görmeyi tercih ederim ama Part 1'de de söylediğim gibi Fethiye’nin yeri ayrı. 12 adalar turu da Fethiye’nin olmazsa olmazıdır benim için. Her gittiğimde muhakkak giderim o adalara. Ah, iş güç olmasa da sürekli oralarda gezsek tatil yapsak :) Tekneden aşağı o berrak sulara atlamanın zevkini hayatta kaç yerde alabiliyoruz ? Oysa tıkılmışız ofise, iş-ev gidip geliyoruz.
Neyse, dağıtmıyım konuyu. 12 adalar turları teknelerle yapılan günü-birlik turlar olup, (bakınız yukardaki fotoğraf) bu tekneler hem Fethiye Marina'dan hem de Ölüdeniz'den her sabah 9 gibi hareket ediyor. Fethiye’ye tatile giderseniz ilk iş bu turlardan yapın, fiyatları da gayet uygundur. Tüm gün boyunca o koy senin, bu ada benim gezip, o berrak sularda yüzüyorsunuz. Öğle yemeğinizi de tavuk veya balık tercihinden biriyle yaptıktan sonra yüzmeye devam ediyorsunuz. Tatilinizin zirve anlarını yaşıyorsunuz bu gezide...
Bir de bu tekneler var tabi. Bunlar tur teknesi değil, özel şahısa ait, zengin vatandaşlarımızın tekneleri. Şimdi bu teknelerde olmak vardı.. Teknenizle kafanıza göre geziyorsunuz, istediğiniz koyda, adada durup dinleniyor, denize giriyorsunuz. Sonra tekrar kafanıza göre takılıyorsunuz, deniz havasını içinize çekip dünyadaki tüm sorunlarınızı arkada bırakarak.. Evet, dünya bazılarına daha güzel...
Öte yandan, genel bir yanılgı var, bu tekne/yat olayı sanki sadece zenginlere mahsus bir olaymış gibi. Aslında hiç de öyle değil. Avrupa'da özellikle, araba gibi, orta gelirli vatandaşların bile artık sahip olabildiği bir lüks. Türkiye'de oraya doğru gidiyor. Evet belki geçim mücadelesi veren insanlar için hala lüks ama belli bir ortalamanın üzerinde standartları olan bir insan için arabadan çok daha masraflı bir hobi değil inanın.
Hatta devlet baba bile artık "yat/tekne sahibi insan zengin insandır, dayayalım vergiyi" mantığını değiştirdi ve vergileri makul seviyelere çekti. Sırf bu yüzden yıllardır Yunan bayrağı ile gezen tekne sahiplerimiz, teknelerine Türk bayrağı çekmeye başladılar. Böylece bir ayıptan daha kurtulduk.
Yakın zamanda bireysel yatçılığın çok daha gelişeceğine inanıyorum. Bu hobinin zengin hobisi olduğu inanışı yavaş yavaş kırılıyor, ama yine de zamana ihtiyacı var. Önümüzdeki 10-15 yıl içinde de planlanan ciddi Yat Limanı yatırımları olduğunu da benden duymuş olun. Şu anda birkaç kişi ortaklaşa tekne alıp dönem dönem değişmeli olarak kullanma yoluna gidiyorlar bu da ekonomik bir yatçılık olmuş oluyor..
Şu yukardaki fotoğraftaki "özgürlük" 'ü hissedebiliyorsanız, hayatınızda kendinize yeni bir hedef koymanın zamanı gelmiştir demektir.
Aşağıdaki fotoğraftada Fethiye Marina üzerindeki bir gökkuşağı. Aslında iki tane gökkuşağı, dikkatli bakarsanız ikincisini de görebilirsiniz. Yine böyle bir 12 adalar turundan dönerken objektifime takıldı...
12 adalar dışında bir de Patara plajı var uçsuuuz bucaksız. Bu plaj Kaş'a bağlı sanırım ama Fethiye'ye çok yakın. Fırsat bulabilirseniz bu plajın da tadını çıkarmadan dönmeyin Fethiye'den...
Şimdi bu plajda boş boş yatıyor olmak vardı beee....
7 Ocak 2011 Cuma
6 Ocak 2011 Perşembe
Fethiye, Part 1: Ölüdeniz
Bu soğuk kış günlerinde yaz tatili planları yapanlar için yeni bir yazı dizisiyle burdayım. Size biraz Fethiye'den bahsedecem.. Muhtemelen birçoğunuz görmüştür zaten, ama hem henüz görmemiş olanlar için hem de görenler bir de benim gözümden görsünler diye yazıyım dedim..
Neden Fethiye bende bilmiyorum, severim doğasını havasını felan, o kadar özel bir nedeni yoktur. Ne zaman bir tatil planına dalsam aklıma hep ilk Fethiye gelir. Fethiye'ye gitmek isteyenler için de fikir vermiş oluruz diyerekten gördüklerimizi, fotoğraflarımızı paylaşalım dedik, umarım beğenirsiniz. Çok uzun olcak gibi, o yüzden parçalara bölüyorum, ilk kısım Ölüdeniz olsun.. (toplam dört bölüm olcak)
Ölüdeniz denen yer şu yukardaki fotoğrafta görünen, meşhur cennet parçası yer.. Yabancılar Blue Lagoon diyorlar. Fotoğrafın üst kısmında gözüken yerleşim yeri Ölüdeniz olup, hoteller vs mevcut, eğer tatilinizi denizin içinde geçirmek isterseniz konaklamak için 10 numara yer diyebiliriz. Aslında bu yukardaki fotoğrafta görünen yer olmasaydı Fethiye, Fethiye olmazdı diyebiliriz. Muhtemelen Datça gibi bir yer olabilirdi, yazlıkçıların takıldığı sade bir yer, ama bu ölüdeniz işte Fethiye'yi diğer ilçelerden bir adım öne çıkartıyor.
Bu arada yukardaki fotoğraftaki manzarayı yamaç paraşütü yaparak izleme şansınız var. Eğer o yüksekten paraşütle atlayabilecek kadar cesaretiniz varsa kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim. Dünyadaki de en ünlü yamaç paraşütü yerlerinden biri zaten burası. Eğer "sen yaptın mı ?" diye sorarsanız, dünyada yapamayacağım iki şey varsa biri bungee jumbing diğeri de paraşüt.. Yüksekten tırsıyor muyum ? Evet, hem de çok...
Burun şeklindeki uc kısıma ise kumburnu deniyor ve tamamen dünyadan kopup ayaklarınızı tertemiz Ölüdeniz sularına uzatabileceğiniz bir plajı oluşturuyor. Zaten hemen milli park yapıp koruma altına almışlar hemen. Gelen gidenden de 4 TL alınıyor, içerde de şezlong ve şemsiyeye para veriyorsunuz, muhtemelen içerdeki işletme birilerine ihale (peşkeş) edilmiştir. İnsanın, memleketindeki bu doğa harikası yere girmesi için para vermesi hoş bir durum değil, insanın zoruna gidiyor biraz..
Neyse, pintilik yapmayıp, birazcık paranıza kıyarsanız içeri girebiliyorsunuz ve bu muhteşem denizin tadını çıkartıp, yılın tüm yorgunluğundan ve stresinden kurtulabiliyorsunuz...
Bu fotoğraftaki kısım da ölüdenizin arka tarafı, muhtemelen ölüdeniz'e ismini veren yer..
Ve her blogger'ın yapması gereken "ayak ve deniz" konulu fotoğraf çalışması.. Ayak, güzelliğinden de anlaşılabileceği gibi bendenize ait...
Bu ölüdeniz'de, özellikle de kum burnunun en ucunda geçireceğiniz bir gün muhtemelen tatilinizin en güzel, en rahatlatıcı ve en sorunsuz günü olacaktır. Tüm gün ayaklarınızı denize uzatıp, sıcaktan bunaldıkça serin sulara atlayıp sonra güneşlenmeye devam etmek, açıkınca hemen arkadaki yerlerden döner, meyva felan alıp açlığınızı giderip yüzmeye devam edebileceğiniz bir yer.
Benden size küçük bir tavsiye daha. Yanınıza bir de simit alın. Hani var ya, can simitleri böyle ördekli felan, onlardan... Bizimkisi kaplumbağalı olanlardandı, ismini de Hamdi koymuştuk.. Evet dışardan biraz komik gözüküyorsunuz ama insanların sizin hakkınızda ne düşüneceğinin bir önemi yok, o simit sayesinde saatlerce suda kalıp, ölüdenize doyabilirsiniz.. Kumburnunun hemen karşısındaki adacıklara da yüzmeyi unutmayın sakın.
Bu da Bohem Dunyam olarak sizlere bizden bir wallpaper güzelliği.. Tepe tepe masaüstünüzde kullanabilirsiniz. Bu arada fotoğrafların üzerlerine tıklarsanız gerçek boyutlarında görebilirsiniz...
Bu güzel doğa da zamanın nasıl geçtiğini bile anlamak zor. Akşam hava kararmaya başlayınca da, ertesi gün tekrar geri gelmek üzere otelinize doğru yol alabilirsiniz.. Akşam güzel bir balık yemeği ve biraz da gece hayatını da unutmamak kaydıyla tabi...
Off.. Şimdi burda olmak vardı beee....
Neden Fethiye bende bilmiyorum, severim doğasını havasını felan, o kadar özel bir nedeni yoktur. Ne zaman bir tatil planına dalsam aklıma hep ilk Fethiye gelir. Fethiye'ye gitmek isteyenler için de fikir vermiş oluruz diyerekten gördüklerimizi, fotoğraflarımızı paylaşalım dedik, umarım beğenirsiniz. Çok uzun olcak gibi, o yüzden parçalara bölüyorum, ilk kısım Ölüdeniz olsun.. (toplam dört bölüm olcak)
Ölüdeniz denen yer şu yukardaki fotoğrafta görünen, meşhur cennet parçası yer.. Yabancılar Blue Lagoon diyorlar. Fotoğrafın üst kısmında gözüken yerleşim yeri Ölüdeniz olup, hoteller vs mevcut, eğer tatilinizi denizin içinde geçirmek isterseniz konaklamak için 10 numara yer diyebiliriz. Aslında bu yukardaki fotoğrafta görünen yer olmasaydı Fethiye, Fethiye olmazdı diyebiliriz. Muhtemelen Datça gibi bir yer olabilirdi, yazlıkçıların takıldığı sade bir yer, ama bu ölüdeniz işte Fethiye'yi diğer ilçelerden bir adım öne çıkartıyor.
Bu arada yukardaki fotoğraftaki manzarayı yamaç paraşütü yaparak izleme şansınız var. Eğer o yüksekten paraşütle atlayabilecek kadar cesaretiniz varsa kesinlikle yaşanması gereken bir deneyim. Dünyadaki de en ünlü yamaç paraşütü yerlerinden biri zaten burası. Eğer "sen yaptın mı ?" diye sorarsanız, dünyada yapamayacağım iki şey varsa biri bungee jumbing diğeri de paraşüt.. Yüksekten tırsıyor muyum ? Evet, hem de çok...
Burun şeklindeki uc kısıma ise kumburnu deniyor ve tamamen dünyadan kopup ayaklarınızı tertemiz Ölüdeniz sularına uzatabileceğiniz bir plajı oluşturuyor. Zaten hemen milli park yapıp koruma altına almışlar hemen. Gelen gidenden de 4 TL alınıyor, içerde de şezlong ve şemsiyeye para veriyorsunuz, muhtemelen içerdeki işletme birilerine ihale (peşkeş) edilmiştir. İnsanın, memleketindeki bu doğa harikası yere girmesi için para vermesi hoş bir durum değil, insanın zoruna gidiyor biraz..
Neyse, pintilik yapmayıp, birazcık paranıza kıyarsanız içeri girebiliyorsunuz ve bu muhteşem denizin tadını çıkartıp, yılın tüm yorgunluğundan ve stresinden kurtulabiliyorsunuz...
Bu fotoğraftaki kısım da ölüdenizin arka tarafı, muhtemelen ölüdeniz'e ismini veren yer..
Ve her blogger'ın yapması gereken "ayak ve deniz" konulu fotoğraf çalışması.. Ayak, güzelliğinden de anlaşılabileceği gibi bendenize ait...
Bu ölüdeniz'de, özellikle de kum burnunun en ucunda geçireceğiniz bir gün muhtemelen tatilinizin en güzel, en rahatlatıcı ve en sorunsuz günü olacaktır. Tüm gün ayaklarınızı denize uzatıp, sıcaktan bunaldıkça serin sulara atlayıp sonra güneşlenmeye devam etmek, açıkınca hemen arkadaki yerlerden döner, meyva felan alıp açlığınızı giderip yüzmeye devam edebileceğiniz bir yer.
Benden size küçük bir tavsiye daha. Yanınıza bir de simit alın. Hani var ya, can simitleri böyle ördekli felan, onlardan... Bizimkisi kaplumbağalı olanlardandı, ismini de Hamdi koymuştuk.. Evet dışardan biraz komik gözüküyorsunuz ama insanların sizin hakkınızda ne düşüneceğinin bir önemi yok, o simit sayesinde saatlerce suda kalıp, ölüdenize doyabilirsiniz.. Kumburnunun hemen karşısındaki adacıklara da yüzmeyi unutmayın sakın.
Bu da Bohem Dunyam olarak sizlere bizden bir wallpaper güzelliği.. Tepe tepe masaüstünüzde kullanabilirsiniz. Bu arada fotoğrafların üzerlerine tıklarsanız gerçek boyutlarında görebilirsiniz...
Bu güzel doğa da zamanın nasıl geçtiğini bile anlamak zor. Akşam hava kararmaya başlayınca da, ertesi gün tekrar geri gelmek üzere otelinize doğru yol alabilirsiniz.. Akşam güzel bir balık yemeği ve biraz da gece hayatını da unutmamak kaydıyla tabi...
Off.. Şimdi burda olmak vardı beee....
4 Ocak 2011 Salı
Wallpaper Hizmeti # 5
Bugünkü wallpaper hizmetimizin ilk çalışmasının ismi "çılgın damlacıklar ve dört ibrik" Suyun dinlendirici etkisi sayesinde sizi de rahatlatan bir wallpaper olabilir..
İkinci çalışmamızın ismi de ne olsun ?? bulamadım isim.. "kaz kardeşliği" olsa çok mu saçma olur.. Aklınıza daha iyi birşey gelirse yazarsınız artık yorumlara..
3 Ocak 2011 Pazartesi
acidcow
Yeni yılın ilk postunda bugün size çok eğlenceli bir site tanıtımı yapmak istiyorum.. Bilenleriniz vardır belki, bilmeyenler için o zaman söylüyorum.. acidcow.com .. Böyle komikli foto sitesi gibi bişey.. Sizi bilmem ama ben bakarken gül gül öldüm, ofiste yıkıldım, yerlerdeyim, biri beni kaldırsın... Alın birkaç örnek..
- abeee.. ayaan altına keçen olam al beni yanına :D
- buyur minnoş abi ..
- bi dilim salam bide winston layt. miyav.
ayılar kovalasın sizi emi..
köpüşe gel.. sevimli..
- aha yaladım..
31 Aralık 2010 Cuma
Memleket Volume bilmemkaç
Yine yaptık memleket ziyaretimizi.. Deniz kıyısında yürüyüşümüzü de yaptık, fotoğraflarımızı da çektik..
Küçükken hem denizci olmak isterdim, dede mesleğidir aslında.. Olamadık ama neyseki bir dönem denizcilerle çalışma şansım olmuştu, yani o tadı biraz almışlığım vardır.. Ama şu denizin verdiği huzur da hiçbirşeyde yok.. Bir kayığın üstünde hafif sallanarak, arkadaşlarla sohbet edip iki tek atmak varya işte tadından yenmez...
Küçükken hem denizci olmak isterdim, dede mesleğidir aslında.. Olamadık ama neyseki bir dönem denizcilerle çalışma şansım olmuştu, yani o tadı biraz almışlığım vardır.. Ama şu denizin verdiği huzur da hiçbirşeyde yok.. Bir kayığın üstünde hafif sallanarak, arkadaşlarla sohbet edip iki tek atmak varya işte tadından yenmez...
hastasıyım da bu ördek ve kaz milletinin.. böyle paytak paytak, pıtı pıtı..
29 Aralık 2010 Çarşamba
Mutlu Noeller 2011..
Bir yılı daha yemiş bulunmaktayız.. Yeni yılın
herkese bol para, araba, tatlı yaşam..
sağlık sıhhat
Trabzonspor'a şampiyonluk
güzel filmler, kitaplar, müzikler
bol gezmeler tozmalar
denize girmeler, güneşlenmeler
arkadaşlarla hoş sohbetler
aşk
yeni fırsatlar, işler, heyecanlar, başlangıçlar
barış
ve mutluluk
getirmesini diliyorum...
Bir dil bir insan
Yabancı dil bilmek çocuk bakmak gibidir.. Çocuğu yaptıktan sonra başlar işiniz, ben yaptım tamam diyemezsiniz.. Sürekli beslemeniz bakmanız ve büyütmeniz gerekir. Eğer unutursanız çocuk tek başına ayakta kalamaz, Allah korusun kaybolur gider.. Ne zaman kendi ayaklarının üzerinde duracak yaşa gelir, o zaman kendi başına bırakabilirsiniz...
Dil de böyledir işte.. Bir defa öğrendim tamam hayatımın sonuna kadar benimle gelcek diyemezsiniz.. Hele de anadil seviyesine yaklaştıramadıysanız hemen unutursunuz, ilk fırsatta kaçar gider.. O yüzden, çocuk besler gibi sürekli beslemeniz ilgilenmeniz gerekir.. Yoksa unutur gidersiniz..
Bugün size tanıtacağım site dil öğrenmek için, veya bildiğiniz bir dili hatırlamak veya geliştirmek için kullanabileceğiniz çok güzel bir site.. livemocha.com .. dinleyebiliyorsunuz, okuyorsunuz, konuşuyorsunuz, yazıyorsunuz, başkaları sizin çalışmalarınızı düzeltiyor siz de isterseniz başkalarının.. Eğlenceli..
Bir dil bir insan demişler evet.. Ama nerde çokluk orda b.klukta demişler.. Eğer bildiğiniz dil sayısı 3-4'ü geçmeye başladıysa, işte o zaman geçmiş olsun.. Evde ordan oraya koşturup ortalığı yıkan yaramaz çocuklar gibi beyninizin altını üstüne getiriyorlar.. Beyinden duman çıkmaya başlıyor. Hangi kelimenin hangi dilde olduğunu karıştırmaya başlıyorsunuz... O yüzden, siz siz olun bir dili tam oturtmadan ikinci bir dile girişmeyin..
Dil de böyledir işte.. Bir defa öğrendim tamam hayatımın sonuna kadar benimle gelcek diyemezsiniz.. Hele de anadil seviyesine yaklaştıramadıysanız hemen unutursunuz, ilk fırsatta kaçar gider.. O yüzden, çocuk besler gibi sürekli beslemeniz ilgilenmeniz gerekir.. Yoksa unutur gidersiniz..
Bugün size tanıtacağım site dil öğrenmek için, veya bildiğiniz bir dili hatırlamak veya geliştirmek için kullanabileceğiniz çok güzel bir site.. livemocha.com .. dinleyebiliyorsunuz, okuyorsunuz, konuşuyorsunuz, yazıyorsunuz, başkaları sizin çalışmalarınızı düzeltiyor siz de isterseniz başkalarının.. Eğlenceli..
Bir dil bir insan demişler evet.. Ama nerde çokluk orda b.klukta demişler.. Eğer bildiğiniz dil sayısı 3-4'ü geçmeye başladıysa, işte o zaman geçmiş olsun.. Evde ordan oraya koşturup ortalığı yıkan yaramaz çocuklar gibi beyninizin altını üstüne getiriyorlar.. Beyinden duman çıkmaya başlıyor. Hangi kelimenin hangi dilde olduğunu karıştırmaya başlıyorsunuz... O yüzden, siz siz olun bir dili tam oturtmadan ikinci bir dile girişmeyin..
14 Aralık 2010 Salı
Wallpaper Hizmeti # 4
Wallpaper serimize iki çalışmayla daha devam ediyoruz. Ben ikisini de denedim masa üstünde, güzel durdular. İlk wallpaperımızın ismi "Dün yediğin turuncu dombul hurmalar..."
İkinci wallpaper ismi olarak da "dolmuş sırasında 'hocam bahçeliden geçer mi ?' diye soran kuş" düşündüm. Biraz uzun bir isim düşündüm, evet...
İkinci wallpaper ismi olarak da "dolmuş sırasında 'hocam bahçeliden geçer mi ?' diye soran kuş" düşündüm. Biraz uzun bir isim düşündüm, evet...
13 Aralık 2010 Pazartesi
Ankara'da ilk Kar
Ankara’ya geleli 6 aydan fazla oldu ama Ankara’yla ilgili bir post yazamamışız henüz. Yılın yağan ilk karı nedeniyle ilk Ankara postumuzu da atalım dedik.
Cuma akşamı başlayan kar Ankara’yı bembeyaz bir hale soktu. Gotham City vari griliği biraz olsun aydınlanmış oldu Ankara’nın. Sanırım bir süre böyle karla yaşayacağız, yapcak birşey yok Ankara demek karlı kış demek zaten.. Ayrıca kuru ayaz, donan kaldırımlar, kaşkol, bere, eldiven, titremek, pembeleşen burun ve dışarda lapa lapa kar yağarken evde film izlemek demek.
Libya çöllerinden buralara daha yeni geldiğimiz için, tabi bünye alışık değil kış şartlarına, nasıl olduysa artık 20 derecenin altında burnu akan bir insan olmuşuz. En son 3 yıl önce Rusya’da bırakmıştık kış iklimini.. Ama adapte olmak çok zor olmadı, hemen hatırladık kış soğuklarını, nede olsa yıllarımız geçti daha önce bu şehirde..
İşte karlı Ankara. Ankara'yı hep böyle hatırlamak lazım. Kar olmasa bile o dondurucu kuru soğuk hep vardır tabi.
Ankara'nın Dikmeni, Bir daha gelirsem sev beni :)
Kızılay'ı hep sevmişimdir. Ankara'nın tek düzensiz ve Ankara'ya benzemeyen yeri belki de. Yazın bu bölge şantiye alanı gibiydi, her yerde çalışmalar kazılar felan filan. Bitince şu aşağıdaki fotoğraf gibi oldu işte. Aslında çok da bir fark yok gibi, şu gördüğünüz direkleri dikmişler o kadar, sanırım altyapı felan da yenilendi ama biz göremiyoruz tabi. Muhtemelen belediye'ye yakın (!) bir çok firma iyi ekmek yemiştir bu işten.. Ama fena da olmamış, biraz daha iyi..
Ankara postları devam edecek...
7 Aralık 2010 Salı
Wallpaper Hizmeti #3
Wallpaper hizmetimize devam ediyoruz.. "Kedi ve sokak" konulu çalışmalarımı bilgisayarlarınızın masaüstünde gönül rahatlığıyla kullanabilirsiniz...
6 Aralık 2010 Pazartesi
World Cup
Önümüzdeki 12 yılın Dünya Kupası programı sırasıyla şu şekilde belli olmuş ;
2014 : Brezilya (bu zaten belliydi)
2018 : Rusya
2022 : Katar
Eğer bir dünya kupası görmek istiyorsanız, bu iş için en mantıklısı sanırım Brezilya olacaktır.
Rusya'da ciddi organizasyon sıkıntıları bekliyorum, ayrıca çok pahalı olacaktır. Şu anda bile otellerde yer bulmak çok zor ve özellikle Moskova'da Otel fiyatları çok rahat 500 usd'ların üzerine çıkabiliyor. Bunun dışında şehir içi ve şehirlerarası ulaşım, güvenlik ve genel pahalılık diğer yaşanması muhtemel problemler olacak gibi. Ama en yakın yer olması açısından gene biraz avantajlı Rusya, en azından Soçi'de oynanacak maçlara günübirlik bile gidilebilir. Bu arada aklıma gelmişken, şu Rusya ile Vize kalktı haberi henüz hayata geçmedi. Hala Rusya vizesiz gelenleri kabul etmiyor, anlaşma yalan olmuş olabilir, ya da ertelenmiş..
Katar'a gelirsek, ülke çok küçük olduğundan herşey içice olacak gibi. Muhtemelen çok modern stadlar yapılacak (Güney Afrika stadlarının son anda yetişmesinden dolayı sanırım 12 yıl önceden karar vermiş olabilirler) ve bu stadlar turnuvadan sonra boş kalacaklardır. Ama ülkenin küçük olması, gezilecek bir yerin, yaşanacak bir kültürün olmaması gibi birçok sebep çok cazip kılmıyor Katar'ı. Yani maç izlemek dışında yapılacak hiçbirşey yok, belki 1-2 maçlığına bir kaç günlük gidilebilir.
Ama Brezilya öyle mi ? Git 1 ay yerinde takip et. Gezilecek yerse gezilecek yer, kültürse kültür, Futbolsa futbol.. Uçak parası biraz masraflı olabilir, onu da artık önümüzdeki yıldan itibaren biriktireceğimiz millerle aradan çıkartabiliriz..
2014 : Brezilya (bu zaten belliydi)
2018 : Rusya
2022 : Katar
Eğer bir dünya kupası görmek istiyorsanız, bu iş için en mantıklısı sanırım Brezilya olacaktır.
Rusya'da ciddi organizasyon sıkıntıları bekliyorum, ayrıca çok pahalı olacaktır. Şu anda bile otellerde yer bulmak çok zor ve özellikle Moskova'da Otel fiyatları çok rahat 500 usd'ların üzerine çıkabiliyor. Bunun dışında şehir içi ve şehirlerarası ulaşım, güvenlik ve genel pahalılık diğer yaşanması muhtemel problemler olacak gibi. Ama en yakın yer olması açısından gene biraz avantajlı Rusya, en azından Soçi'de oynanacak maçlara günübirlik bile gidilebilir. Bu arada aklıma gelmişken, şu Rusya ile Vize kalktı haberi henüz hayata geçmedi. Hala Rusya vizesiz gelenleri kabul etmiyor, anlaşma yalan olmuş olabilir, ya da ertelenmiş..
Katar'a gelirsek, ülke çok küçük olduğundan herşey içice olacak gibi. Muhtemelen çok modern stadlar yapılacak (Güney Afrika stadlarının son anda yetişmesinden dolayı sanırım 12 yıl önceden karar vermiş olabilirler) ve bu stadlar turnuvadan sonra boş kalacaklardır. Ama ülkenin küçük olması, gezilecek bir yerin, yaşanacak bir kültürün olmaması gibi birçok sebep çok cazip kılmıyor Katar'ı. Yani maç izlemek dışında yapılacak hiçbirşey yok, belki 1-2 maçlığına bir kaç günlük gidilebilir.
Ama Brezilya öyle mi ? Git 1 ay yerinde takip et. Gezilecek yerse gezilecek yer, kültürse kültür, Futbolsa futbol.. Uçak parası biraz masraflı olabilir, onu da artık önümüzdeki yıldan itibaren biriktireceğimiz millerle aradan çıkartabiliriz..
3 Aralık 2010 Cuma
Behzat Ç. vs Dr. House
İkisinin de kendine has sivri karakterleri var.
İkisi de agresif.
İkisi de eski aşklarını unutamıyorlar.
İkisi de boşanmış.
İkisi de feleğin çemberinden geçmişler o yüzden hayata karşı biraz isyankarlar.
İkisi de alkole meyilli.
İkisini de hayata bağlayan tek şey işleri.
İkisi de işlerinin en iyisiler.
İkisini de yöneticileri seviyor, ama söz geçiremiyorlar. Çünkü ikisi de otorite tanımıyor.
İkisi de çok zeki.
İkisinin de yanında genç meslektaşları çalışıyor, ve gençler onlardan çok şeyler öğreniyorlar.
İkisi de antipatik ve gıcık, ama ikisinin de sert görünüşlerinin altında aslında sevgi dolu kalpleri var.
İkisi de saç sakal traşını pek sallamıyor.
İkisi de dağınık ve pis.
İkisi de insanlara kaba davranıyor.
İkisi de dobra, ve sözlerini esirgemiyorlar.
Selim : Amirim size bir paket geldi. Paket biraz şüpheli, (paketi sallayarak) içinde bomba olabilir, bomba ekibini çağırıyım mı ?
Behzat Ç. : Olm sen mal mısın ? İçinde bomba olduğundan şüphelendiğin paketi ne sallıyon la ?
2 Aralık 2010 Perşembe
Wallpaper Hizmeti # 2
Bohem Dünyam olarak siz değerli az sayıdaki iyi kalpli takipcilerime wallpaper hizmeti sunmak istiyoruz.. "Pencerenin duvardaki yalnızlığı" konulu çalışmalarımı, bilgisayarınızın masaüstünde gönlünüzce kullanabilirsiniz. Fotoğrafların üstüne tıklayıp, fotoğrafların gerçek boyutlarını görüp, o şekilde bilgisayarınıza kaydetmeniz tavsiye olunur...
1 Aralık 2010 Çarşamba
Karadağ (Montenegro)
Bosna Hersek'le başlayıp Hırvatistan'la devam eden, elimizde fotoğraf makinesi Japon turist gibi ortalıkta dolaştığımız gezimizin son durağı da Karadağ'dı, yabancıların söylediği şekliyle MonteNegro.
Karadağ küçük bir ülke, kendi para birimleri bile yok, Euro kullanıyorlar. Başkentleri Podgorica. Budva denen küçük bir sahil kasabaları var, gece hayatı özellikle meşhur olmaya başlamış ve muhtemelen yakın zamanda ismini daha da çok duyacağız buranın. Karadağ buraya yatırım yapıp buraya bir gece hayatı ve kumar turizmi yerleştirmeye çalışıyor. Bu konuda bayaa projeler var gibi, sanırım küçük bir Monte Carlo gibi olacaklar, ya da olmak istiyorlar.
Tabi biz gittiğimizde artık Kasım ayının sonları olduğu için pek bir gece hayatı göremedik, sanırım yazın çok canlı oluyormuş.
Budva dışında görülmesi gereken diğer bir yer ise Kotor. Kotor'da Budva'ya yaklaşık yarım saat mesafede, dağların eteğinde, denizin kıyısında müthiş güzel orta çağdan kalma tarihi bir yer. Gezi boyunca sürekli bizi takip eden dar sokaklar, ortaçağ mimarisinin günümüze taşınması burda zirve yapıyor. Öyleki, nereye baksanız bir fotoğraf karesi, hatta bir tablo görüyorsunuz. Belki benim nacizane fotoğraflarım bu duyguyu yeterince veremiyor ama fotoğraf meraklılarına tavsiye edebileceğim bir yer kesinlikle..
Fotoğrafa meraklı olmasanız bile her yeri çekmek istiyorsunuz, çünkü söylediğim gibi her yer bir fotoğraf karesi. Umarım beğenirsiniz fotoğrafları, wallpaper olarak da güzel duruyorlar, tavsiye edebilirim bu arada, fotoğrafların üzerine tıklarsanız gerçek boyutlarıyla bilgisayarınıza kaydedebilirsiniz.
Kumarhaneler de mevcut bolca. Yukarıda söylediğim gibi aynı zamanda kumarhane cenneti haline de getirmek istiyorlar bölgeyi. Biz de tabi hemen kaptırdık kendimizi kumara, neyse çok kaybetmeden kendimizi durdurabildik. Sonuç, kumar kötüdür.
Burası da Dubrovnik gibi yazın ziyaret edilmesi gereken yerlerden. Hem deniz, hem gece hayatı olarak yazın çok daha neşeli olacağı kesin. Ayrıca dalış meraklıları için, güzel dalış noktaları olduğunu da hemen belirtelim.
Kotor ve Budva bayram tatili gezimizin son durağı olmuş oldu. Burdan da memlekete doğru yola çıktık. Ve rutin hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz, başka başka tatil ve gezme hayalleriyle...
30 Kasım 2010 Salı
Hırvatistan
Bosna'dan ayrıldıktan sonra rotamızı Hırvatistan'a çevirdik. Hırvatistan'ın sevimli ve tarihi sahil kasabası olan Dubrovnik'e vardık.. Dubrovnik hoş bir sahil kasabası gibi.
Dubrovnik'in tarihte de şöyle bir durumu var, adamlar savaş yapmamışlar, orduya para harcamak yerine gelene geçene vergi vermişler. Roma'lılar gelmiş onlara vergi vermişler, Osmanlı gelmiş onlara vergi vermişler, bir ara hem Osmanlı'lara hem Venedik'lilere vergi vermişler.. Böyle olunca tabi hiç yıkım olmamış şehirde (92'deki son savaşa kadar), Osmanlı'da girmeyince tabi Osmanlı eserleri de pek yok, müslümanlaşma da yok..
Bu Dubrovnik'in zenginliği birincisi ticaretten geliyormuş, liman şehri olmanın verdiği avantajı iyi kullanmışlar. Bir de Tuz üretimi varmış burda, ki o yıllarda çok değerliymiş. Tuz çok olunca tabi bol bol kullanmışlar, sonra damak tadı olarak tuzlu yemek alışkanlıkları oluşmuş. O yüzden yemekleri tuzlu geliyor biraz, hatta bazen ayarı bile kaçırıyorlar. Neyse, bunlar böyle tuzdan ve ticaretten voleyi vurunca, savaşmak yerine gelen geçen güçlü devletlere vergi vermişler, rahatlarına bakmışlar. Fena da yapmamışlar hani..
Stari Grad (yani eski şehir) denilen yer, bu tarihi şehrin kale surları içinde kalan tarihi kısmı. Ortaçağ mimarisinin ağır bastığı, hoş sokakların olduğu, dinlendirici ve eğlenceli bir yer. Küçük ama bir sürü güzel kafeler, restoranlar ve barlar bulmak mümkün.
Yüksek binaların dar sokaklarla bölünmesi bu bölgede sıkça rastladığımız bir durum, özellikle yazın aşırı sıcakta binaların birbirine gölge yapabilmesi için böyle yapılmışlar. Böyle bir sahil kasabası yani Dubrovnik.
Anladığım kadarıyla yazları çok güzel oluyor burası.. Türkiye için Antalya ne ise, Avrupa için de Balkan kıyıları o anlama geliyor sanırım. Güney Fransa ve İspanya gibi pahalı yerlere gidemeyen Avrupalı genç turistler daha çok bu taraflara yöneliyorlar. Yazın gelip görmek lazım ayrıca..
Dubrovnik'i de iki günde aradan çıkardıktan sonra, rotamızı Karadağ (Montenegro) 'da ismi yeni yeni duyulmaya başlanan ve ilerde daha da çok duyacağımız, Budva isimli yine şirin ve tarihi bir yere doğru yola çıktık...
PS : Bu arada bizden hemen sonra Dubrovnik'i sel basmış...
Dubrovnik'in tarihte de şöyle bir durumu var, adamlar savaş yapmamışlar, orduya para harcamak yerine gelene geçene vergi vermişler. Roma'lılar gelmiş onlara vergi vermişler, Osmanlı gelmiş onlara vergi vermişler, bir ara hem Osmanlı'lara hem Venedik'lilere vergi vermişler.. Böyle olunca tabi hiç yıkım olmamış şehirde (92'deki son savaşa kadar), Osmanlı'da girmeyince tabi Osmanlı eserleri de pek yok, müslümanlaşma da yok..
Bu Dubrovnik'in zenginliği birincisi ticaretten geliyormuş, liman şehri olmanın verdiği avantajı iyi kullanmışlar. Bir de Tuz üretimi varmış burda, ki o yıllarda çok değerliymiş. Tuz çok olunca tabi bol bol kullanmışlar, sonra damak tadı olarak tuzlu yemek alışkanlıkları oluşmuş. O yüzden yemekleri tuzlu geliyor biraz, hatta bazen ayarı bile kaçırıyorlar. Neyse, bunlar böyle tuzdan ve ticaretten voleyi vurunca, savaşmak yerine gelen geçen güçlü devletlere vergi vermişler, rahatlarına bakmışlar. Fena da yapmamışlar hani..
Stari Grad (yani eski şehir) denilen yer, bu tarihi şehrin kale surları içinde kalan tarihi kısmı. Ortaçağ mimarisinin ağır bastığı, hoş sokakların olduğu, dinlendirici ve eğlenceli bir yer. Küçük ama bir sürü güzel kafeler, restoranlar ve barlar bulmak mümkün.
Yüksek binaların dar sokaklarla bölünmesi bu bölgede sıkça rastladığımız bir durum, özellikle yazın aşırı sıcakta binaların birbirine gölge yapabilmesi için böyle yapılmışlar. Böyle bir sahil kasabası yani Dubrovnik.
Anladığım kadarıyla yazları çok güzel oluyor burası.. Türkiye için Antalya ne ise, Avrupa için de Balkan kıyıları o anlama geliyor sanırım. Güney Fransa ve İspanya gibi pahalı yerlere gidemeyen Avrupalı genç turistler daha çok bu taraflara yöneliyorlar. Yazın gelip görmek lazım ayrıca..
Dubrovnik'i de iki günde aradan çıkardıktan sonra, rotamızı Karadağ (Montenegro) 'da ismi yeni yeni duyulmaya başlanan ve ilerde daha da çok duyacağımız, Budva isimli yine şirin ve tarihi bir yere doğru yola çıktık...
PS : Bu arada bizden hemen sonra Dubrovnik'i sel basmış...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












