img { max-width: 560px; width: expression(this.width > 560 ? 560: true); }

29 Ekim 2009 Perşembe

Halı Saha Futbolcu Tipleri



Yıllarını önce mahalle arasında, köydeki kumsalda ve fındık bahçelerinin arasındaki çimenlerde (şimdi apartman oldu o çimenlikler) daha sonrasında da halı sahalarda top peşinde koşturarak geçirmiş biri olarak şunu anladımki, insanlar futbol oynama şekillerine göre gruplara ayrılırlar ve hatta futbol oynama şekillerinden karakter tahlili bile yapılabilir.. (Futbol asla sadece futbol değildir) Buyrun efendim, tecrübelerime göre halısaha insanı profilleri ;


Ciddi Kaleci Modeli : Bunlar olayı en ciddiye alanlardandır. Kaleci eldivenleri ve Kaleci kazakları vardır. Görünüş olarak panter gibi gözükürler genelde ama maç başlayınca ne kadar kova olduklarını herkes görür… Defans hattını bolca fırçalarlar. Halısahalarda en zor bulunan adamların kaleciler olduğu düşünülürse (kaleci bulunmadığı zamanlarda sırayla kaleye geçilir ki maç ciddiyetten uzaklaşır) oldukça değerlidirler ve her maça iki tane lazım bunlardan.

Mecburen Kaleci : Bunlar bir üst maddedeki ciddi kalecinin bulunamadığı durumlarda maç oynanabilsin diye kaleye konulan kişilerdir. Genelde kova’dırlar. Zaten “ben iyi kaleci değilim” havasında oldukları için kova kova gol yeyip milleti sinir ederler. Gerçek hayatta da zaten çok tutarlı adamlar değildirler sizi yarı yolda bırakabilirler.

Defansta duran kazma insan : Bunlar gerek adam eksikliğinden, gerekse arkadaş grubunun parçaları olduklarından halı saha grubuna dahil olmuşlardır. Futbol oynamaktan anlamazlar genelde ama disiplinli bir şekilde defansta durmaları itibariyle halı sahalarda önem arzederler. Bunların elinden geldiğince mücadele eden tipleri gerçek hayatta samimi ve iyi niyetli olurlar ve toplumca sevilirler, öte yandan laubali ve mücadeleden kaçan modelleri ise gerçek hayatta biraz kaypak olup dikkat etmeniz gereken tiplerdir.

Defansta duran lider oyuncu : Eğer böyle bir oyuncu yoksa maçta, o maçın 22-8 gibi bir skorla bitmesi oldukça muhtemeldir ve hatta maçın son bölümleride kaleciler bolca 3’e veya 4’e 1 kalıp madara olurlar, maytap geçilirler. Maçların zevkli geçmesi, futboldan anlayan, takımı geriden yönlendiren defanstaki topları toparlayan bu tip oyunculara bağlıdır, her iki takımda bunlardan birer tane olması maçı çok zevkli hale getirebilir. Bu kişilerin gerçek hayatta da lider özellikleri mevcuttur ve genelde toplum içinde sevilirler.


Takım Oyuncusu Çift Yönlü Ortasaha : Nacizane kendimi hep bu kategoride görmüşümdür. Bunlardan ne kadar çok olursa maçlar o kadar zevkli geçer. Zaten bunlar içinde önemli olan spor yapmak ve keyif almaktır. Bunların iyi olanları, ortasahada iyi top dağıtan, öldürücü paslar atan, takımı yönlendirenleri genelde saha dışında da olaylara daha genel çerçevelerden bakıp daha olgun kararlar verebilirler. Öte yandan sürekli çalıma girip, oyunu sıkıştırıp ve sonra da topu kaptıranları ise genelde dağınık, hayatta detaylar arasında kaybolup aceleci karar veren ve sıkça yanlış yapan insanlardır.

Muhabbet İnsan : Futbolcu olacak kadar yeteneğı olmasa Murat Hacıoğlu bu gruba ideal bir örnek olurdu. Aslında her halısaha maçında bir tane Murat Hacıoğlu vardır kesin. Kısa boylu ve hafif göbekli, saçlar gitmiş, ama neşeli ve sevilen insan, köşedeki büfenin sahibi Hacı Murat Abi. Bir de Veysel var Antalya’da oynayan, o da aynı türün devlet memuru veya müdür modeli. Ama bu insanlar genelde sevilen büyükler olup, hem maçın neşesidirler hemde olası tartışmalara son noktayı “abi” olarak koyarlar. Futbol olarak ise genelde çok yetenekli olmayanlar defansta durur (bakınız ilk madde, kazma defans) tekniği iyi olanlarda ilerde forvet oynarlar ki akşamcılık ve sigara da varsa 10. dakikadan sonra kalp spazmları geçirerek rakip ceza sahasında kalırlar.



İyi tekniği olan ama pas atmayan artiz ve egoist 10 numara modeli : Bunlar benim şahsen hiç hazzetmediğim halı sahacı modelidir. Bunların futbolcu olanlarına örnek olarak Ceyhun Eriş, Cafer (eski Ankaragücü’lü), Lincoln veya Colin Kazım gösterebiliriz. Futbolun en büyük güzelliklerinden biri olan “takım oyunu” olması bu tip arkadaşlar için bir anlam ifade etmez, sahada canları istedikleri gibi top oynarlar, pas atmazlar ve hatta arkadaşlarını da fırçalayabilirler. Tahmin edildiği gibi gerçek hayatta da egoisttirler ve de toplumda çok kabul gören insanlar değildirler.

Futbolu çok ciddiye alan insan : Sanki Avniakerde Trabzon-Fener maçına çıkıyormuş gibi kendisini kaptıran arkadaşlardır bunlar. Futbol bunların hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Maç içinde sürekli arkadaşlarına “vur ileri”, “adam geldi yanında”, “sakin ol, tamam burdayım” gibi telkinlerde bulunarak maçı teknik direktör gibi idare etmeye çalışırlar. Onlar için önemli olan spor değil kazanmaktır.

Agresif İnasn : Bunlar özellikle bizim memleket Trabzon’da bolca bulunur. Sert oynarlar, Emre Belözoğlu’yla Tolunay Kafkas, biraz da Materazzi karışımıdırlar. Oynadıkları her maçta kavga ederler, hele rakip takımda benzer bir adam daha varsa o maç bitmez zaten. Gerçek hayatta da hafif psikopat olan bu arkadaşlar mevcutsa maç kadrolarında, bence bir mazeret üretin ve boşa maça gitmeyin.. En azından ben öyle yapmaya çalışıyorum...


Sonuç olarak Futbol asla sadece futbol değildir ve biz bu oyunu oynamayı da izlemeyi de seviyoruz...


28 Ekim 2009 Çarşamba

The Love is upon TIA

Tripoli International Airport (TIA) Projemizde ilk başlarda çalıştırdığımız, aylık maliyetleri 1,000-1,500 doları bulan Türk İşcileri göderip; yerlerine daha ucuz olan ve mesaileri dahil aylık maliyetleri 400-500 dolar cıvarı olan Vietnam’lı ve Tayland’lı işçileri getirince sahada bazı şeyler değişti doğal olarak... Sahadaki verimin düşmesi, işin yavaşlaması ve hatta yapılan işin kalitesinin azalması bir yana sahada buldukları fareleri barbekü yapıp yemeleri diğer bir yana, bir de aralarındaki “aşırı samimi” ilişkiler var ki, şantiyeciliğin ruhuyla bağdaşmayacak görüntüler oluşmaya başladı sahada.



Sahada elele gezmeler, birbirlerine öpücük vermeleri, sarılmalar vesaire artık şantiyenin alıştığı yeni görüntüler... Akşam koğuşlar bölgesinde yaşananlar hakkındaki dedikodulara hiç girmiyorum bile... Kim demiş şantiyelerde aşk yoktur diye, hem de gayet marjinalleri var..

12 Ekim 2009 Pazartesi

Film Tavsiyeleri

Ne izlesek bu aralar diye düşünenler varsa son dönemde izlediğim filmlerden küçük bir tavsiye listesi :


10 – Eden Lake (Kan Gölü) : “bugün bi gerilim filmi mi izlesek” diye düşünüyorsanız bunu izleyebilirsiniz. İnsanların oraları buraları kesiliyor, kan, korku, şiddet falan filan.. Filmin sonunda “Ay ne yaramaz çocuklarmış” diyip (varsa) kendi yaramaz çocuğunuzun değerini anlayabilirsiniz.



9 – Caroline : Animasyon dalından listeye aldığım bu filmi, “10 yaşındaki küçük yeğenimle beraber hangi filmi izlesem” diye düşünenler için ideal. Çocuklara ve büyüklere yönelik, hafif korku öğeleri de içeriyor. İyi bir korku/gerilim filmi izleyicisi olmasını istediğiniz çocuğunuz varsa tavsiye ederim, bununla eğitimlere küçük yaştan başlanabilir.

8 - Gitmek (Benim Marlon ve Brandom) : Yok ben gerilim veya animasyon felan istemem, alternatif ve sanatsal birşeyler verin bana diyorsanız, Gitmek filmini tavsiye ederim. İlginizi çekmese bile sırf izlenmiş olmak için bile izlenebilir, eksik kalmayın.



7 – Wrist Cutters (Bilek Kesenler) : Bu da değişik bir hikaye ve kurgu arayanlara cevap olabilir.

6 – Ghost of Girl Friends Past (Hayalet Sevgililerim) : Yok ben manitamla romantik duygusal birşeyler izlicem diyorsanız, bu film işinizi görür. Türünün diğer örneklerinden memnun kaldıysanız bunu da seversiniz.

5 – Children : Yine yaramaz çocukların yaramazlık yaptığı bir korku/ gerilim filmi. Eden Lake beni kesmedi biraz daha kan ve şiddet istiyorum diyenler bununla devam edebilirler.

4 – I love you man (Adamım Benim): Gerilimle, alternatifle işim olmaz eğlenmelik geyik şeyler var mı onlardan bahset diyorsanız, bu film de gider...

3 – The Boy in the Stripped Pijamas (Çizgili Pijamalı Çocuk) : Bu türün kralı kesinlikle “Life is Beautiful-Hayat Güzeldir” Eğer izlemediyseniz hiç bu filme girmeyin direk “Hayat Güzeldir” ‘i bulup onu izleyin, ondan sonra da “Piyanist” ve “Shindler’in Listesi” y’le devam edin ... Pijamalı Çocuk onlar kadar iddaalı olmasada bu türdeki güzel bir film... (Bu yahudi soykırımı ajitasyonundan da iyi ekmek yedi Hollywood, Yahudiler bundan hak talep edebilirler) Yok hala bu ajitasyon beni kesmedi diyorsanız, Küçük Emrah’ın “Acıların Cocuğu” ile acıya son verebilirsiniz.

2 – Hangover (Felekten bir gece) : Hollywood’u sevmemin nedeni kesinlikle bu tip filmler. Fazla söyleyecek birşey yok, geçtiğimiz yazın en iyi filmiydi sanırım. Alternatif ve bağımsız sinemanın daha çok bu tip filmler çekmesi lazım. Erkan Ocak’ın oynadığı Gemide filmi geldi aklıma, iyi filmdi.


1 – He loves me or not (Seviyor Sevmiyor) : Gönlümüzde ayrı bir yeri olan “Amelie” filminden bildiğimiz Audrey Tatou hatrına izlenebilecek bir film, ama Amelie’yi hala izlemediyseniz çok ayıp edersiniz, önce onu izleyin...


4 Ekim 2009 Pazar

Heineken İstifa

Neden bilmiyorum ama Rijkaard ismi bana Heineken’i çağrıştırıyor… O yüzden başlığımı Heineken İstifa şeklinde atıyorum… Bir “Total Futbol” geyiğidir gidiyordu ama burası İstanbul ve dolayısıyla Türkiye … Burda Total Motal Futbol sökmez… İki mağlubiyete bakar "Rijkaard istifa" seslerinin yükselmesi.





Ankaragücü’nü tebrik ediyorum, maçı izlemedim ama çok net bir skor almışlar. Net skorun tanımı ne deseniz 3-0 denir herhalde. Haftaya (15 gün sonra) Trabzonspor’un suskun golcülerinin patlama yapacağı tutarsa asıl o zaman görün eğlenceyi… Fenerbahçeliler çok sevinmesin akşam Gençlerbirliği’nden de puan bekliyorum, kolay lokma olmayacaklardır.

23 Eylül 2009 Çarşamba

5 Ferzan Özpetek Alametifarikası


Ünlü yönetmenlerin her filmlerinde yapmadan rahat edemedikleri alametifarikalarıyla ilgili birşeyler yazma düşüncem vardı ne zamandır. Nası yapsam, 10 tane yönetmen mi yazsam, 10 tane özellik mi, yoksa belli başlı yönetmenlere mi değinsem diye düşünürken ChaoGrey blogunda Tarantino Alametifarikasına rastladım…

Oysa ben yazcaktım buna benzer birşeyler… Tarantino’nun eski ününü kaybetmiş oyuncularla çalışmasını, ayak fetişizmini ve dialoglarını anlatacaktım. John Woo’nun beyaz güvercinlerini, Woody Allen’in akıllara ziyan diyaloglarını, David Lynch’in ne olduğu belli olmayan senaryolarını, Emir Kusturica’nın çingene hikayelerini ve düğün sahnelerini… Şimdilik Ferzan Özpetek yazıyım dedim bende, ilerde belki diğerlerini de yazarım.. Buyrun efendim, 5 Ferzan Özpetek Alametifarikası…



Eşcinseller : Daha doğrusu Gay’ler... Kendisi gay olduğundan olsa gerek (sanırım gay, belki de değildir bilemeyiz) her filmi eşcinseller üzerine diyebilirim... Böyle bir konuyu filminizin ortasına koyduğunuz zaman film entel çevreler tarafından olumlu eleştiriler alıyor, tamam değişik bir tema ama iyi bir film için şart değil bence.. Hadi bir film tamam, iki film tamam ama her filmde de olmazki... Oysa çok güzel hikayeleri var filmlerin, eşcinsellik temeasına çok da ihtiyacı yok... Ferzan Özpetek’ten içinde Gay’lerin olmadığı filmler de yapabileceğini göstermesini bekliyoruz...



Büyük ve Mutlu Yemek Masaları : Bu Ferzan Özpetek filmlerinin benim en sevdiğim kısımları diyebilirim. Her filmde vardır, topluca masa hazırlanır, geniş bir yemek masası, güzel yemekler ve samimi bir sohbet havası… Mutluluk’un filmini çek deseler böyle birşey olurdu heralde. Sanırım film çekimi sırasında da bu masanın tadını çıkartıyorlardır…

İtalya’da geçen hikayelerin içinde Türk Kültüründen parçalar : Bunun en büyük örneği Hamam’dır kesinlikle (Hamam Türkiye’de geçiyor ama olsun), çünkü filmi Türk Kültürünün önemli parçası olan Hamam’ın üzerine kurmuş. Ama Cahil Periler filmindeki Nazım Hikmet teması kesinlikle benim favorim… Filmin öyle bir yerine koymuşki Nazım’ı, filmin çok küçük ama bir o kadar da can alıcı yerini vermiş… Bilmeyen birinin (bir italyan izleyicisi) Nazım’ı merak etmemesi mümkün değil… Bunun dışında İstanbul’la ilgili bir not veya Türkçe küçük bir dialogda olmazsa olmazdır Ferzan için…


Serra Yılmaz : Kanka oldukları için olsa gerek her filminde vardır diyebilirim. Ve her filmde İtalya’da yaşayan bir Türk’ü oynar… Zaten Serra Yılmaz’ın kendisi de bildiğim kadarıyla İtalya’da yaşıyor…


Türkçe Müzikler : Bu da ülke tanıtımı açısından çok önemli… Müziklerimizi kullanmış olması… Ve Ferzan Özpetek’in zevkli tercihleri muhtemelen filmi izleyen yabancılarda Türk müziklerine karşı bir ilgi uyandırıyordur…

22 Eylül 2009 Salı

Trabzonspor 3 Antalyaspor 1, Çıkış sürüyor...




İki haftalık bir çıkış ve atılan 9 gol. Oynanan oyun olarak çok bir fark yok ama skor ve sonuç olarak var. Muhtemelen önümüzdeki hafta Gençlerbirliği maçıyla da devam edecektir bu çıkış. Son iki yılda Trabzonspor’un zaman zaman yakaladığı bu çıkışlar hep iddadan uzaklaştığı dönemlere denk gelir... Ne zaman tekrar iddaalı bir hal alsa yine puan kayıpları başlar. Geçen yılın son 5 haftasına bakalım mesela, Sivas maçı kaybedilip ligdeki iddaa bitince seri galibiyetler başladı ama ne zaman son hafta şampiyonlar ligi iddaası ortaya çıktı Avni Aker’de Fenerbahçe’ye karşı kaybedildi. Şimdi de yaşanan benzer bir durum. Üst üste yaşanan puan kayıpları takımın üzerindeki stresi aldı ve stres kalmayınca da rahat galibiyetler gelmeye başladı. 3-4 hafta sonra tekrar zirveye yaklaşılırsa tekrar puan kayıpları başlar...

Bu durumun nedeni stresli anlarda skoru yüklenecek, takımı sürükleyecek lider ve tecrübeli oyuncu eksikliği... Bu Fatih Tekke olabileceği gibi başka bir isim de olabilir. Ersun Yanal’ın geçen yılki Yusuf ısrarı da bu yüzdendi zaten. Ama görünen o ki eldeki kadronun puan kaybede kaybede tecrübe kazanması beklenilecek. 2-3 yıl sonra eldeki futbolcular “Lider” ve “Tecrübeli” oldukları zaman Rus kulüplerine gitmezler umarım...


Maça gelince söylenecek çok fazla birşey yok... İlk 5 haftadan çok farklı bir oyun oynandı diyemeyiz. Ortasaha dörtlüsünün (Gabric, Serkan, Collman, Selçuk) 442 sisteminde en ideal dörtlü gibi durduğunu gördük... Hem çok koşuyorlar hem de oyunu iki yönlü oynayabiliyorlar... Ama Yattara ve Alanzinho ne olacak sorusu cevap bekliyor hala... Engin takım oyununu anlamadığı sürece yedek kulübesinde oturmasında fayda var, oyuna girdiği gibi seri top kayıplarına başladı. Alanzinho’nun özellikle öne geçilen maçlarda daha önce oyuna girmesi lazım, 4.5 m Euro’luk bir adamı son 3 dakka oyuna sokmanın bir mantığı yok. Gabriç için neden bu kadar ısrar edildiğini de anlamış olduk bu maçta, Szymek transferinden sonraki en verimli transferimiz olcak gibi.. Umarım sonu benzemez... Bunun dışında önümüzdeki haftalarda takımın kaderi yine Umut-Gökhan ikilisininin eline bağlı diyebiliriz.. İzleyip göreceğiz...


Bunların dışında yedek kulübesinin güçlenmesi, Collman’ın takıma git gide daha da oturması ve Umut’un özellikle güveninin yerine gelmesi diğer olumlu gelişmeler... Yattara’sız kolbastı ise eksik kalmış...





Son söz : Bu iki galibiyet umarım taraftarlar arasında gereksiz bir heyecan oluşturmamıştır, zira yine hayal kırıklığı olur...


Not : Fotolar resmi siteden...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Ramazan


Her Ramazan bıkmadan bu espriyi yaparım... Neden bilmiyorum hoşuma gidiyor, güzel bence... Herkese hayırlı Ramazan'lar dilerim bu vesileyle.. Orucu tutana da tutmayanada, inana da inanmayana da...

10 Eylül 2009 Perşembe

Fatih Terim İstifa

Hoca İstifa...





Bu ifadeyi kullanmayı pek sevmem ama bunu nedense Fatih Terim için kullanmak çok zevkli...

Avrupa Kupası eleme maçlarında rakip kalecilerin yediği kova goller (Norveç, Yunanistan), hakem yardımları (Macaristan maçıydı sanırım), Kupada mucizevi son dakika galibiyetleri ve dünyanın belki en iyi 3 kalecisinden birinin (Cech) yaptığı hata gibi tesadüfleri göremeyip ego’sunun esiri olup antipatikleştikçe antipatikleşen bu insanı milli takımın başında görmek istemiyorum...

Kim mi gelsin ? Hiddink uygundur bence... Sever milli takımları, Rusya’da da üşümüştür artık bence.

Not : Adamlarin frikik golleri güzeldi...

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Vize Pasaporttaki yerini aldı.. Hayırlı Olsun..

Bir yıla yakın süren uzun uğraşlar sonunda Avustralya vizemizi de aldık. Nisan 2009’a kadar istediğimiz zaman gidebiliyoruz. Henüz planlama yapılmadı, ne zaman gidilcek, ne kadar kalıncak belli değil henüz. Ama gidebilirsek hedef A380 ile gitmek. Hayırlısı bakalım...


27 Ağustos 2009 Perşembe

Beşikdüzüspor 3 Akçaabat Sebatspor 0

Bir süredir yoktum, çünkü tatildeydim. Ayıptır söylemesi 75 günde bir olan tatilimde (R&R – Rest and Relaxation diyorlar burda) bu sefer Trabzonspor-Toluose maçına gidip fotoğraflarıyla paylaşmak istiyordum ama nasip olmadı malesef. Onun yerine bende Beşikdüzüspor – Akçaabat Sebatspor hazırlık maçına gittim.



Trabzon’un en batıdaki güzide ilçesinin takımı olan Beşikdüzüspor, Süper Amatör’de 3. lige çıkma mücadelesi verecek bu yıl. Geçen yıl Yalıspor’a kaybettiği yarışı bu yıl kaybetmemekte kararlı.

Akçaabat Sebatspor ise eski günlerini mumla arar nitelikte. Süper Ligde geçen iki yılın ardından ikinci lige kadar düşmüş durumda. Süper Ligdeki özellikle ikinci yıldaki yanlış politikaların sonucunda bugün bu konuma geldi. Oysa doğru stratejilerle bir Gençlerbirliği olabilirdi çok rahat. En azından Bank Asya’nın saygın bir takımı olabilirdi. Özellikle Trabzon’lu genç oyunculara yöneleceğine Oktay Derelioğlu, Orhan Kaynak gibi bir dönem İstanbul kulüplerinde oynamış ama heyecanını yitirmiş futbolcularla başarı yakalamak hayaldi zaten.

Maça gelince, güzel bir havada oynanan maçta tribünlerde yer yer boşluklar göze çarptı.

Beşikdüzüspor Lige çok hazır göründü diyebiliriz. İlk yarı golsüz geçsede, Beşikdüzüspor özellikle tecrübeli orta saha oyuncusu Özkan’la organize ataklar geliştirdi. Ayrıca ileri uçta görevalan, Kızılağaçlı, ismini bilmediğim oyuncuyla da etkili oldu. Beşikdüzüspor iyi futbolunu ancak ikinci yarıda golle süsleyebildi ve 3-0 ‘lık haklı bir galibiyet aldı. İkinci yarıda Sol açıkta oynayan, normalde Halısahanın yanındaki kuruyemişçide çalışan Alanzinho vari oyuncunun etkili ataklarını durdurmakta sıkıntı çekti Akçaabatsebatspor.



Skorun yanında oynadıkları futbolla da Beşikdüzüspor göz doldurdu. Taraftarlar arasında bir ara “Bunlar Trabzonspor’dan iyi pas yapıyorlar”, “Tayfun Cora Beşikdüzüspor’da kadroya giremez” gibi yorumlar duydum.



Beşikdüzü Arena Stadyumunda oynanan maçta Beşikdüzü 3. Lige göz kırparken, AkçaabatSebatspor ise gerekli transferler yapılmazsa seneye Beşikdüzüsporla bu sefer 3. Ligde maç yapabilirler.

Bu arada, bir önceki yazımdaki “Şiir gibi Trabzonspor geliyor” pek tutmamış gibi gelebilir ama burda bilinmeyen birşey son 15 gündür benim Türkiye’de oluşum. Bu süre içinde Trabzonspor 3 maç yaptı ve hepsini kaybetti.. (Genel gudubetliğimle ilgili daha detaylı bir yazıyı burda bulabilirsiniz) Şimdi döndüm Libya’ya, sanırım Trabzonspor çıkışa geçecektir.

4 Ağustos 2009 Salı

Tripoli International Airport Project - Progress Report 2

İki yıl önce buraya gelirken 1 Eylül 2009’da yani Libya devriminin 40. Yıldönümünde bitecek şekilde hesaplanmıştı.. İki yıl içinde bitiririz demişiz yani. Tripoli’nin yeni havaalanı. Afrika’nın muhtemelen en büyük havaalanı olacak.



Neyse, iki yıl geçti ve bitmesine 3 yıl daha var, fotoğraflardan da görüldüğü gibi.. Galatasaray’ın Seyrantepe stadı biter, hatta Trabzonspor kendisine yeni stad yapar ve hatta Trabzonspor şampiyon olur ama bu inşaat bitmez... Kaldık buralarda...




2 Ağustos 2009 Pazar

En İyi 10 Cover

Eğer yeteneğim olsaydı ve müzisyen olsaydım heralde en çok eğleneceğim şey cover yapmak olurdu. Daha doğrusu, bizim bildiğimiz anlamdaki barlarda çalan cover grupları gibi değil, şarkıyı tamamen değiştirerek yapılan coverlardan bahsediyorum. Eminim çok eğlenceli oluyordur…

İşte benim en iyi 10 cover listem, cover yaptın mı böyle yapcaksın… Orjinalinden daha güzel yani ;


10 – Muse, Can’t take my eyes off you: Şarkının orjinali Frank Sinatra diye hatırlıyorum. Çok coverlanan şarkılardan biridir. Damien Rice’ın da çok güzel bir cover’ı var bu şarkıya ama Muse cover’ı gerçekten hoş olmuş.

9 – Gypsy Kings, Hotel California: İşte bir şarkı kendi tarzına nasıl adapte edilirin en iyi örneklerinden… Sonra bizde Berk’le Öykü çıktı bu tip coverlarla, bayaa da sevildi.

8 – Petty Smith, Smells Like a Teen Spirit: Şahsına münasır bu ablamızın yaptığı orjinal bir cover. Aynı şarkıdan bambaşka bir şarkı nasıl yapılır gösteriyor herkese...



7 – Guns’n Roses, Knockin’ on Heavens Doors: Herşey bir yana, bunun bir videosu vardır ki stadyum konserinden... İnsanın 80’lere gidip, Axl Rose fanı olası geliyor.. Blue Jean dergisindeki Metallica ve Guns’n Roses haberlerini takip edesi geliyor.



6 –Travis, Hit me Baby one more time: Tüm zamanların en iyi şarkıları listesine çok rahat girecek bir şarkı aslında. Tabi listeyi entel dantel kaygılardan ve Britney ve popular kültür düşmanlığından uzak yaparsak. Çok fazla cover yapılan da bir şarkıdır ki özellikle punk türünde çok cover’landı. Ama Marlin Manson’ın konser cover’ı vardır meşhur, o çok iyi. Ama en orjinal cover kesinlikle Travis grubuna ait. Bir defa müthiş eğleniyorlar cover yaparken ve yer yer de gülüyorlar hatta..

5 – Santa Esmaralda, Please Don’t Let me be misunderstood: Orjinalini uzun yıllar Animals sandığım bu şarkı meğerse Nina Simone tarafından 1964 yılında yapılmış, 1965 yılında da Animals tarafından ilk cover’ı yapılmış. Bu da çok coverlanan klasikler arasındaki yerini aldı. Joe Cocker’ın da bu şarkıya çok güzel coverı vardır. Ama bu Santa Esmeralda Cover’ı, Kill Bill I’in her karesi bir wallpaper olan final sahnesinde, Uma Thurman ve Lucy Lui dövüşünde resmen tadından yenmiyor…



4 – Fender Blenders, Gönül : Fender Blenders da kim diyenler için hemen anlatıyım. Kendileri Ankara’lı bir grup olup 1998-2001 yılları arasında özellikle Ankara’da meşhur olup Manhattan’da Perşembe akşamları kendi seyirci kitlelerini topluyorlardı. Vokal Özge Fışkın bugün solo album yapmış olsada grubun asıl beyni olan grubun gitaristi (Gürbüz Barlas, benim aynı zamanda universite hazırlıkta ingilizce hocamdır, Perşembe dersten çıkınca Ankara Manhattan’da buluşurduk gece : ) hala Özge Fışkın’ın arkasında gitar çalar). Neyse lafı uzatmayalım, bu Fender Blenders’ın orjinali Orhan Gencebay olan ama Zerrin Özer ile meşhur olmuş olan Gönül şarkısı duyduğum en iyi coverlardandı. Acaba kayıtlı bir kopyası var mı bilmiyorum ama Özge Fışkın albume koysa fena olmaz aslında.

3 – Luxus, Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş: Duydum ve bu dedim. Kimin nerden aklına gelmişse bu şarkıyı blues tadında söylemek, çok güzel bir cover olmuş, hala dinlemeye doyamıyorum. Luxus’u bir yerde canlı da izlemek isterim, çok eğlencelidir kesin.

2 – Cake, I’ll Survive: Orjinali ilk defa Gloria Gaynor tarafından 1978 yılında söylendi diye biliyorum ama o kadar çok insan ve grup söylediki bir kişiye mal etmek zor. Sanırım dünyada en çok cover’lanan şarkı olsa gerek. Dünyanın en iyi veya en meşhur 10 şarkısı listeleri yapılsa onlara da ilk 3’ten girer kesin. Ama bu Cake Cover’ının tadı bambaşka… Şarkıyı resmen baştan yaratmışlar kendi tarzlarında. Bir de Ajda Pekkan Cover’ı vardırki, Türkçe sözlü o da gayet başarılıdır. Türkçe çevirisi, şarkının kendi sözlerinden bile daha etkili olmuş.



1 – Duman, Herşeyi Yak: Bu cover’ı yaparak resmen Level atladı Duman. Bu şarkı kariyerlerinde olmasa birşeyler eksik kalacakmış. Cake’in I’ll Survive Cover’ı gibi, resmen şarkıyı baştan yaratmışlar bu tip cover çalışmaları yapsalar keşke...


Burda listeye koymaya çalıştığım ama koyamadığım Turn the Page (Metallica, orjinal Bob Seger 1976), American Woman (Lenny Kravits, orjinal Guess Who 1970), Sweet Dreams (Marlin Manson, orjinal eurotmics 1983) ve Smooth Criminal (Alien Ant Farm, orjinal MJ) coverlar da var, yazmadan olmaz.. Bir de tamamen cover üzerine çalışmalar varki, Dolapdere Bing Gang gibi onlar da ayrı bir yazı konusu olur heralde…

26 Temmuz 2009 Pazar

Dos Santos & Cristian


Brezilyalılarla içiçe çalışan birisi olarak, Brezilyalı arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla Fener bu sefer çok iyi iki transfer yapmış… Adamlar anlata anlata bitiremiyorlar. Uyum sorunu da pek yaşamayacaklarını düşünürsek bu sene Trabzonspor’u şampiyonluk yarışında Fenerbahçe zorlayabilir diyebiliriz.. Zevkli bir lig olacak gibi bakalım…

25 Temmuz 2009 Cumartesi

No Smoking

Sigara içtiğim dönemlerde karşıydım sigara yasağına. Tamam otobüslerde felan içilmesin kabul, sigara içmeyen insanları rahatsız etmemeye de kabul ama benim “yemektan sonra sigara içme” hakkım ne olacak ? Yani nasıl sigara içmeyen adamın sigarasız yerde yemek yeme ve eğlenme hakkı varsa benim de sigaralı yerde yemek yeme ve eğlenme hakkım olmalı. Bu yüzden karşıydım. Özgürlüğüme yapılmış bir müdahale gibi hissediyordum...



Ama şimdi sigarayı bırakmış biri olarak sonuna kadar destekliyorum yasağı, umarım uygulamayı başarabilirler. Barlarda, restoranlarda, cafelerde felan içilmesin, tiryakiler beter olsunlar.. He-He...

Ha sigarayı nasıl bıraktın diye soracak olursanız, Alan Carr diye bir adamın “Easy way to stop smoking” – “Sigarayı bırakmanın kolay yolu” adlı kitabının ciddi faydası oldu diyebilirim, tavsiye de ederim. Kitabı da sigarayı bırakmayı da... Tabi önce bırakmayı istemek lazım, kafada bu kararı aldıktan sonra kitap sadece yöntem olarak yardımcı oluyor...

Sigara bırakmanın püf noktasını da açıklıyim; ki bu aynı zamanda bahsettiğim kitabın da ana fikri, “sigara isteğine karşı direnmek” değil “sigarasız yaşamın güzelliğinin farkındalığını” odaklanmak... Daha düz bir şekilde söylemek gerekirse sigarayı bıraktıktan sonra “hayır içmemeliyim, dayanmalıyım, içmiycem yapabilirim” diye eziyet çekerek değil (ki bu şekilde eninde sonunda içersiniz ve içene kadar da sinirli olursunuz) “oh be içmiyorum artık, ne güzel elim kolum kokmuyor, bağımlı değilim, artık içmek zorunda değilim, kurtuldum” diye düşünerek bırakmak lazım. Bu şekilde sinir stres de olmuyor.

Ayrıca, sigarasız toplum için yapılan bu icraata bile “içki tüketimini azaltmak için yapıldı” diyerek siyasi boyut kazandırmak isteyenlere de ayrıca tebriklerimi yolluyorum, onlar sigara içmeye devam etsinler.. Zorla İran yapacklar memleketi... (nası fotoya bağladım konuyu ama...)


11 Temmuz 2009 Cumartesi

Lig Öncesi Durumlar

Fikstürden başlamak gerekirse, bence kimse fikstür kuraları çekildi demesin. Artık buna kargalar bile gülüyor. Belli derbiler belli haftalara yerleştiriliyor sonra da geri kalanı için kura çekimi yapılıyor. Trabzonspor-Fenerbahçe maçları bu yıl son üç yılda üçüncü kez son haftaya geliyor. Ondan öncede ilk haftaya geliyordu. Ben 10. haftaya gelen Trabzonspor-Fenerbahçe maçı hatırlamam hiç... Neye göre ve kime göre çekiliyor bu kuralar ben merak etmeye başladım. Dalga geçiliyoruz farkında değiliz.



Onun dışında fikstüre bakınca en dikkat çekici kısım, takımların Trabzonspor-Fenerbahçe-Sivasspor ile peşpeşe oynuyor olması. Yani her takım zorlu bir 3 hafta virajı yaşayacak diyebiliriz. Burda kim en şanslı tartışılır. Bence Trabzonspor için iyi bir durum; çünkü rakiplerimizi yendiğimiz zaman mağlubiyetin etkisiyle bir sonraki haftaki Fenerbahçe maçına asılacaklar, sonra iki üst seviye maçın formuyla Sivasspor maçına çıkacaklarki Sivasspor ve Fenerbahçe bunun negatif etkisini sezon boyunca hissedebilir. Tabi Trabzonspor kaybettiği zaman da durum terse dönebilir, zira takımlar bu sefer rehavetle çıkabilir Fenerbahçe ve Sivasspor maçlarına. Bekleyip göreceğiz ne olacağını.

Şampiyonluk mücadelesi verecek takımlara gelirsek şu anda kadro olarak Galatasaray önde gibi. Hem hocaları hemde zaten güçlü olan hücum hatlarına gelen Keita, defansa gelen Gökhan Zan hemde kurtuldukları sorunlu adam Lincoln hep artı gibi. Sadece Gökhan-Servet ikilisiyle oynarlarsa süratli defanslara karşı çok gol yiyebilirler ama hücum hatları yediklerinden çok atacak gücte. Alanzinho-Yattara vs. Zan-Servet mücadelesi zevkli olabilir Trabzonspor taraftarları için.


Beşiktaş’ta iyi olan kadrosunu koruyup iyi takviyeler yapıyor, 3 kulvarda ne derece varolabilecekler, Mustafa Denizli başarıyı ne kadar devam ettirebilecek merakla bekliyoruz.

Ama beni asıl şaşırtan Fenerbahçe. 3 yıllık şampiyonluk sözü ve Aykut Kocaman’ın gelişiyle ben ciddi bazı atılımlar ve revizyonlar bekliyordum. Misyonunu tamamlamış Alex, R.Carlos, Deivid’le yolların ayrılıp, verimsiz Guiza’nın gönderilmesi, yeni bir planlama dahilinde bir iskelet kurulmasını bekliyordum ama onun yerine Özer, Topuz ve Bilica gibi Fenerbahçe’de yıldız olması zor ama muhtemel isimlere fazlaca paralar harcandı. Yani Emre-M.Topuz-Alex ortasahası mı son iki yıldır gelmeyen şampiyonluğu getirecek, yoksa kanatlardaki U.Boral-Deivid mi ? Yoksa yedek kulübesindeki Deniz, Selçuk mu ? Forvetteki Guiza ve Semih durumu ne olacak ? Semih hala nobetçi golcü mü olacak ? Yani Aykut Kocaman bu stratejilerin isimlerini koyamıyacaksa hayal kırıklığı olur, işin sonunda da gördünüz mü Futbol’un başına Aykut’u getirdikte ne oldu, bende o kadar anlarım futboldan ve betondan diyebilir Azizi Yıldırım. Fenerbahçe’nin şu anda Robben’i iknaa etmeye çalışıyor olmasını beklerdim. Ama yine de erken konuşmamak lazım, beklenmedik yıldız bir yabancı gelirse şaşırmam.



Gelelim Trabzonspor’a. Ersun Yanal’ı göndererek başlayan krizler sinsilesini iyi yönetemeyen Sadri Başkan sonradan işi toparladı ve bence çok orjinal bir fikirle H.Broos’u takımın başına getirdi ve yanına da Metin Diyadin’i koydu. Ogün, Abdullah, Hami gibi birini koymaktansa teknik direktörlük kariyeri olan birini ikinci adam yapmak çok yerinde ve doğru bir hamle. Bu ikilinin uyumu ve ortak çalışması Trabzonspor’a potansiyelinin üzerinde bir başarı getirebilir. Şampiyonluk zor ama iyi bir hava yakalanırsa, forvetlerde gol atabilirlerse şampiyonluk çok da hayal olmaz, son hafta Kadıköy’de şampiyonluk turu yakışır. Ama H.Broos ve M.Diyadin uyumu çok önemli. H.Broos’un M.Diyadin’i dinlemesi ve ciddiye alması gerekiyor, Metin Diyadin’in ise hocayı yönlendirmesi ama ikinci adamlığı sindirmesi ve ego yapmaması gerekiyor.



Sivasspor yine kafaya oynayacaktır ki bu sefer geçen iki yılın tecrübesiyle daha da fazla zorlayacaklardır diye düşünüyordumki tam Heerenven karşısında alından 5-0’lık mağlubiyet kafalarda soru işareti uyandırdı. Bunun dışında Kayserispor ve Bursaspor dikkat edilmesi gereken diğer takımlar.

Küme düşcek ilk takım ise Diyarbakırspor gibi, zaten varolan ekonomik sıkıntıları yetmezmiş gibi gittiler bir de Ziya Doğan’la anlaştılar. İşleri zor. Trabzonspor’dan ayrıldıktan sonra TSL’de iş bulamaz diyordum ben ama bulmuş nasıl olduysa. Bence sezonun ilk kovulan ya da istifa eden hocası da Ziya Doğan olur gibi.



Son olarak da transferlerle ilgili bir kaç şey söyliyim;

Hüseyin Bursaspor’a gitti, ve bence çok doğru yaptı. Hem Hüseyin için hem Bursaspor için ama en önemlisi Trabzonspor için çok sevindirici bir transfer bence. Bir win-win-win durumu söz konusu.

Servet’in dil bilmemesi nedeniyle transferinin yatması umarım genç futbolcu arkadaşlar açısından bir anlam taşır.

9 Temmuz 2009 Perşembe

Sıcak ve Futbol

Sıcak, hem de çok sıcak. Libya’da şu anda hava sıcaklığı sanırım güneşte 45 derece gölgede 65 derece. Açık havada insan kendisini sanki küçülmüşte mikrodalga bir fırının içine girmiş gibi hissediyor. Ve bu havada bir çılgınlık yapıp halısahada maç yaptık. Nasıl olsa akşam maç, serin olur diye düşündük ama maçın 3. dakikasında takımın yarısı kalp krizi geçirmeye başladı. Kalp krizi geçiren arkadaşları belki top bunlara çarpar da golü engellerler düşüncesiyle kalenin önüne yatırdık, arada sırada da kalp masajı yaparak hayatta kalmalarına yardımcı olduk. Maçın belli bölümlerini hatırlamıyorum bile ki rivayete göre bir tane gol bile atmışım. Hayatımda yaptığım büyük çılgınlıklardandı biriydi sanırım...


Ağustos ortasında lige başlıyacak takımlara tavsiyem, maçtan önce teknik direktörler veya futbolcular aralarında anlaşşınlar, maçın ilk 70 dakikası paslaşma şeklinde geçsin, son 20 dakika normal maç oynansın. Futbolcu sağlığı herşeyden önce gelir, Manisaspor’lu Meduna’nın yaşadıkları daha dün gibi aklımızda..

4 Temmuz 2009 Cumartesi

www.Gezihikayeleri.com

Facebook ile ilkokul arkadaşlarınız ve unutmak istediğiniz insanlar tarafından bulunmanın artık demode olduğu ve hatta kal getirdiği günümüzde internet hala şaşırtmaya devam edebiliyor insanı... Bugün size tanıtacağım internet sitesini şans eseri internette gezinirken buldum, www.gezihikayeleri.com adlı bir site.. Siteye girdiğimde üst tarafta iki tane fotoğraftan sağ taraftakini hemen tanıdım tabi, “Aha bizim Cüneyt (Alpgüven) Abi” dedim kendi kendime... Durup dururken bir anda eski bir tanıdık internette karşınıza çıkınca insan bir garip oluyor...




Kim bu Cüneyt Abi derseniz hemen anlatıyım Cüneyt Abi’yle olan hikayemi.. Sene 1998, Fransa’nın ilk ve tek dünya kupasını kazandığı Zidan’ın ismini dünyaya iyice ezberlettiği yaz, 2001 krizinin bile henüz yaşanmadığı, cep telefonlarının antenli bir takoz görünümünde olduğu Pikachu ve Power Rangers’ların yeni nesillerin zihninde kalıcı hasarlar bıraktığı yıl ve yıllar... Benim de üniversitedeki ilk yılımı bitirdiğim, daha “teenager” olarak takıldığım bir yıla tekabül ediyor 1998.

Yaz tatilinde ne yapsak derken, bir şekilde güneyde bir iş ayarlayıp 3-5 kuruş harçlık çıkartırız diyerekten dayımızın da sağolsun yardımıyla Cüneyt Abi’yle tanıştım, ve Cüneyt Abi’nin Kemer Çamyuva’daki Naturland Rest Hotel’deki dalış okulunda yaz boyu çalışmak üzere (haftalık 10 milyon lira ve kalacak yer ve yemek) anlaştık. İzmir’de tanıştık Cüneyt Abi’yle Dayımızın ofisinde ve ordan Antalya’ya beraber (Cüneyt Abi’nin yeni aldığı Twingo marka arabasıyla) gittik. Bu benim için dalış dünyasıyla tanışma ilk defa Karadeniz dışında bir deniz görmek gibi ilk deneyimleri yaşayacağım yazın aynı zamanda fiziksel anlamda çalışmanın ne demek olduğunu gerçekten öğreneceğim bir başlangıç, hayatımda yeni bir sayfaydı.

Cüneyt Abi ve o yazki Kemer anılarım anlatmakla bitmez... Cüneyt Abi’yle İzmir’de tanışıp beraber Antalya’ya giderken yaptığımız ufak trafik kazası, benim Hande Ataizi’yle televizyona çıkmam (bunu bir ara anlatırım ayrıca), yaptığımız dalışlar, Cüneyt Abi’nin o dönemki ortağı Hakan Abi’yle yaşadıklarımız felan çok güzel bir yazdı ama çok da yorucuydu. Zira Cüneyt Abi verdiği paranın karşılığını alıyor (aslında bana para kazanmanın kolay bir şey olmadığını öğretiyordu, bunu ilerleyen yıllarda yurt dışı şantiyelerinin zorluklarının diğer arkadaşlarımdan daha rahat üstesinden gelirken anlayacaktım) sabahtan akşama kadar çalışıyordum. Ne iş yapıyordun derseniz, getir götür, malzemeleri taşı, tüpleri doldur, tekneyi temizle felan... Kaytarmaya meyilli bir adamdım o yıllarda ama sağolsun Cüneyt Abi ona da müsade etmiyordu. Güzel günlerdi, çok şey öğrendim kendisinden, burdan tekrar teşekkür ediyorum herşey için...

Bu arada internet sitesi çok güzel, yeni keşfettiğim için ne sıklıkla güncelleniyor bilemiyorum. Forum kısmı şimdilik biraz tenha. Ama sitede çok güzel gezi anıları ve bilgiler var, takip ediceğiz Cüneyt Abi’mizin hikaylerini... Umarım daha çok gezip daha çok yazar, biz de okuruz bol bol...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Dutu Dalından Yerim

Çocukluğumun en büyük zevklerindendi dalından meyve yemek, özellikle de kiraz ve dut. Ama kirazın dadı başkaydı benim için, ağaca çıkınca hafif rüzgar esinti de yapar, oh mis gibi kirazları götür.. İki tanesini de kulağına tak. Kiraz ve dudun dışında erik, yeni dünya ve üzüm (siyah kokulu olanlar özellikle) de diğer favorilerimdendir..



En son ne zaman ağaca çıkıp dalından bir meyve yedim hatırlamıyorum, yıllar geçmiştir heralde... (Bu arada aklıma gelmişken, küçükken ağacına çıkıp meyvalarını yediğimiz tanıdığım tanımadığım komşularım hemşerilerim hakkınızı helal edin, çocukluk işte..) Neyse, geçenlerde Abugelia’daki evimizin dışındaki yolda dut ağacını ve ağaçtaki kara dutları görünce bir anda 20 yıl geriye gittim ve kendimi ağaçta dutun keyfini çıkartır vaziyette buldum. Çok güzellerdi, hala tadları damağımda.. Gnam Gnam.. Bi de kiraz olsa da yesek dalından, mevsimi de geçio... Belki seneye artık memlekette olursak yeriz..


not : Fotoğraflar ünsüz Fotoğrafçı Bahadır’ın objektifinden...

29 Haziran 2009 Pazartesi

Kendi ismini koyan adam : Engin

Yurt dışında şantiyecilik yapmanın, ülke ülke ve şirket şirket gezmenin en güzel yanı yeni yerler ve kültürler görüp, yeni insanlarla tanışmak sanırım... Çok şahsına münasır insan tanıdım, çok ilginç hikayeler duydum ve biriktirdim. Burda da zaman zaman sizlerle paylaşmayı düşünüyorum bunları... Engin’le başlamak istiyorum, kendi ismini koyan insan..


Bu arkadaş, Antep’in bir köyünde dünyaya geldikten sonra kendisine Demow ismi veriliyor ama herhangi bir kimlik felan yok. O şekilde kayıtsız kimliksiz ilkokulu bitiren Demow, ilkokul diploması için kimliğe ihtiyaç duyunca, kendisine kimlik çıkartır. İsim olarak da Engin ve Rıdvan arasında ikileme düşen (evet bildiniz Fenerbahçe taraftarı kendisi) Demow, kaleciliğe olan ilgisinin ağır basması sonucu o dönem Fenerbahçe’nin de kalecisi olan Engin İpek’in ismini alır ve kendisine Engin ismini koyar.

Ev ahalisi uzun yıllarca Demow diye bildikleri çocuklarının yeni ismini pek sallamamışlar anladığım kadarıyla, özellikle ilk başlarda eve gelen veya arayan arkadaşlarına burda “Engin diye biri yok” diye cevaplar verilmiş. Şimdilerde ama alışılmış, evde hala Demow diye hitap edilsede, arayıp Engin’le görüşebilir miyim dediğinizde sizi yadırgamıyorlar.

Düşündüm de acaba benim başıma böyle bir durum gelse ismimi ne koyardım diye.. Hami, Ünal, Tolunay, Kemal, Orhan, Shota veya Jean Marie Paff isimlerinden birini seçerdim sanırım...

28 Haziran 2009 Pazar

Amsterdam Notlari

Bugün blogumda bir ilk gerçekleştiriyorum ve misafir bir yazarın yazısını yayınlıyorum.. Misafirimiz aslında çok da yabancı sayılmaz, kendisi bizim ailenin en yakışıklı ikinci üyesi olan öz kardeşim Zlatan Boratanovic olup, bizler için Amsterdam notlarını kaleme aldı.. (kırmızı renkte olanlar bendeniz Muratanovic'in yorumlarıdır)

Hollanda'nın başkenti Amsterdam, yaklaşık 800.000 nüfusuyla Avrupa'nın en işlek turizm merkezlerinden biri. Bu yaz başında yaptığım Avrupa seyahatinin ilk durağı olan Amsterdam'da geçirdiğim sürede edindiğim izlenimler:

Hollanda'nın resmi dili Flemenkçe olsa da herkes İngilizce biliyor. Buradaki bir Türk arkadaşım, herkesle İngilizce konuşabilirsin, eğer konuştuğun kişi sana boş gözlerle bakıyorsa, o zaman da Türkçe konuşmaya başla, çünkü burada yaşayıp da İngilizce öğrenmeyi başaramayan sadece Türkler olabilir demişti. Hakikaten de Amsterdam'da derdini anlatamayacak kadar İngilizce bilmeyen birine rastlamadım. Ayrıca Flemenkçe'yi dünya üzerinde anadil olarak bilen 25 milyon, toplamda ise 50 milyon kişi olduğunu duymuştum.

Amsterdam'da en çok hoşuma giden şey 7'den 70'e herkes arasında çok yaygın olan bisiklet kültürü. Burada hemen herkes ulaşımını bisikletlerle sağlıyor. Kocaman bisiklet yolları var ve trafikte araba ve tramvaylardan ziyade sağınızdan, solunuzdan geçen bisikletlere dikkat etmenizde fayda var. Abartmayayım ama neredeyse 80'li yaşlarda bisiklet kullanan bir çok yaşlı insan gördüm.

Buradaki insanların hiçbir gösteriş merakı yok. Bizde olsa kimse bu bisikletlere binmeye tenezzül etmez. Üstelik, öyle kaliteli bisikletler filan da değil. Vitesli bisiklete rastlamadım desem yeridir. Bunun sebebi tabi ki hırsızlığa karşı bir tedbir de olabilir ama gerçekten çok ilkel bisikletler kullanıyorlar. Şekil pek umurlarında olmasa bile bisikletleri olabildiğince ergonomik kullandıklarını söyleyebilirim. Genelde eşya taşımak için büyük sepetleri olan, bebekler için de ayrı bölmeler tasarlanmış bisikletler. Hatta bir bisikletin arkasında 4 bebeğin birden taşındığına ve bisikletin buna uygun dizayn edildiğine de şahit oldum. Bir de 2 kişilik bisikletler var ki, bunlarda da çift pedal oluyor. Ayrıca bisikletlerin %95'inde el freni yok. Durmak için pedalı ters çevirmeniz gerekiyor.





Hemen her yere bu bisikletlerle seyahat eden bir toplumun da aslında ayrıca sporla uğraşmasına gerek kalmıyor. Çünkü zaten hemen hepsi her gün birkaç saat spor yapmış oluyor. Bisiklet demişken Amsterdam sokaklarında rastladığım nüdist arkadaşlardan da bahsetmemek olmaz. Malum coffee shop'lardan tutun da gece hayatına kadar pek çok konuda Amsterdam'ın özgürlükler şehri olduğunu söylemek mümkün. Ama yoldan karşıya geçmek üzereyken yanımda duran 3 bisikletliye gözüm takıldı. Çünkü bisikletlerin üzerinde çırılçıplak 3 kişi vardı. Kafamı çevirdiğimde arkadan gelen aynı vaziyette kızlı erkekli yaklaşık 50 bisiklet daha gördüm. Kimi vücudunu boyamış; üstlerine "çıplaklık normaldir" gibi şeyler yazmışlar. Allah onlara da akıl fikir versin. (Amin) Hani bu Avrupa seyahati sırasında çıplaklar kampı da gördüm. Ama şehrin göbeğinde bu genişlik.. Pes doğrusu!

Ulaşım büyük ölçüde bisikletlerle sağlanıyor olsa da özellikle uzun yollar için araba kullananların sayısı da bir hayli fazla. Ama ülke genel olarak zengin olduğu için, gördüğüm arabaların %90'ının Mercedes, BMW, Audi, Porsche veya Ferrari olduğunu söyleyebilirim. Bunun dışında bir de toplu taşıma olayı var ki evlere şenlik. Çünkü istasyonlarda duran otobüs ya da bizdeki metrobüs tipi araçlara istediğiniz kapıdan binebiliyorsunuz. Öğrenciler için ulaşım ücretsiz. Onun dışında bazı aylık kartlar filan var sanırım. Bir de ince uzun bir kart satıyorlar. Bu kartı bindiğinizde bir barkod okuyucuya işletmeniz gerekiyor. Yalnız ilginç olan şu ki, eğer bilet almadan her hangi bir toplu taşıma aracına biner ve hiçbir işlem yapmazsanız, muhtemelen başınıza hiçbir şey gelmez. Çünkü şehir içinde hiçbir denetime rastlamadım. Rivayete göre 30 € cezası varmış ama adamların aklından böyle hinlikler geçmediğinden herkes de paşa paşa biletini barkod okuyucuya okutuyor. Bunun İstanbul'da uygulanabileceğine insan inanamıyor tabi.

Bir de bu ince uzun kart 7.3 €'dan satılıyor ve kısa mesafelerde yanılmıyorsam 7 kere kullanılabiliyor. Bundan yıllar önce burada bir bilet bayisi açan bir Türk, bu kartların sahtelerinden bastırıp 970.000 $'lık satış yaptıktan sonra ancak yakalanabilmiş. Genelde "Avrupa'da yaşayan Türkler" klişesini duymaktan nefret ederim ama gerçekten böyle trajik bir durum var. Avrupalılar, bizi orada yaşayan Türkler'i baz alarak tanıyorsa vay halimize. Bu tatil boyunca gezdiğim 7 Avrupa şehrinde muhtemelen en az Türk'ün olduğu yer Amsterdam'dı ama sonuçta Türk her yerde Türk ve kendini 100 metreden belli ediyor.





Hollanda kızları 1.73'lük boy ortalamasıyla dünyanın en uzun kız topluluğuymuş. Erkeklerin boy ortalamasıysa 1.83 cm. Türk erkeklerinin boy ortalamasının resmi olmayan güvenilir kaynaklara göre 1.69 cm olduğunu düşünürsek ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Örneğin benim gibi 1.76 boyunda biri, resimde görüldüğü üzere ayak parmakları ucunda yaklaşık 10 cm yükselmişken bile Hollandalı bir kızın yanında tıfıl kalabiliyor.

Bizde bir ara TV8'de yayınlanan ve Defne Joyfoster'ın sunduğu "Bir İş İçin Lazım" adlı bir program vardı. Sokakta rastgele seçtikleri birine 2 saat içinde zor bir iş yaptırmaya çalışıyorlardı. Bir bölümde, çocuğun birinden 2 saat içinde boyu en az 1.80 olan bir kız bulmasını istemişlerdi. Muhtemelen bu yarışma Amsterdam'da yapılsaydı, istenen kızı bulmak en fazla 30 sn. süreceği için yarışmacıya 1.65'ten kısa bir kızı 2 saat içinde bulmak gibi bir görev verilebilirdi.

Amsterdam'ın en meşhur yerlerinden biri de Red Light Street olsa gerek. Malum, burası en kibar tabiriyle turistik bir genelev. Bir kanalın etrafında U şeklinde bir sokak ve bu ana artere bağlı dar yan sokaklardan oluşan bir bölge. Burada envayi çeşit seks ürünleri satan dükkanlardan tutun da porno sinemalara, canlı seks şovlara, striptiz kulüplere kadar pek çok mekan var. Ama burayı asıl ünlü kılan vitrinlerdeki hayat kadınları (bu tabire de tilt olurum ya neyse). Yani kızlarla aranızda sadece cam var ve burada beğendiğiniz kızın kapısını açarak pazarlık yapabiliyorsunuz. Anlaşan içeri geçiyor, perde kapanıyor. Hayatım boyunca bu işin parayla yapılması kavramından nefret ettiğimden olsa gerek, buradaki kızlar da bende her hangi bir cinsel istek uyandırmadı. Dolayısıyla içeride neler olup bittiği konusunda birşey yazamayacağım. Ama anlatılanlar pek de hoş değil. Yani turistik de olsa sonuçta burası bir kerhane.

Bir turist gözüyle sokakları dolaştım ve dikkatimi çeken şeylerin başında bu sokakta dolaşan insanların %60'ının kadın olması geliyor. Hatta pek çoğunun eşiyle birlikte geziyor olması. Alıcı gözüyle olmasa da gözlemci gözüyle buralarda çalışan belki yüzlerce hayat kadınından pek çoğunun bir hayli çirkin ya da yaşlı olması da dikkat çekici. Tabi arada çok güzel kızlar da var. Amsterdam'da yaşayan bir arkadaşımdan aldığım bilgiye göre, buradaki en güzel hatunun fiyatı 40 €.



Şehrin bir diğer ilginç yanıysa sosyal bilimlerin gençler arasında çok yaygın olması ve bu durumun şehrin yapısına ve yaşam tarzına net biçimde yansıması. Tanıştığım yaklaşık 150 kişinin tamamı psikoloji, sosyoloji, tarih, felsefe ya da sanat tarihi gibi bölümlerde okumuş insanlar. Ne bir mühendise, ne de bir doktora rastlamadım. Duyduğuma göre hükümet sayısal bölümlerde okumayı teşvik eden çalışmalar yürütüyormuş. Hollanda'nın gurur kaynağı 2 önemli şahsiyet de Van Gogh ve Erasmus. Amsterdam'da Van Gogh müzesi de var ama gitmeye zamanım kalmadı. Yukarıdaki resim, aslında Münih'teki Pinakothek Modern'de çekilmiş bir resim ama olsun, yine de çocukken pullarını biriktirdiğim (hakkatten noldu bizim pul koleksiyonları ?) bir ressamın bir tablosuna bu kadar yakından bakabilmek şahane bir duygu.

Öğrenciler, genelde iyi burslar alıyor ve en güzeli gençler, gerçekten genç gibi yaşıyor. Bizdeki gibi kasıntı tipler yok. Ülkenin refahı oldukça iyi. Asgari ücret, öğrendiğime göre 1200 € (yaklaşık 2600 TL). Hizmet sektöründe çalışan pek Hollandalı'ya rastlamak mümkün değil. Genelde bu tür işleri Afrika kökenliler ve Orta Doğulular yapıyor. İşsizlik maaşı da bizdeki asgari ücretin filan çok üstünde. Gelecek kaygısı ya da para biriktirme derdi yok. Şehir merkezindeki evler genel olarak pahalı ancak kiralar uygun. Kira konusunda da şöyle bir sıkıntı var. Bizdeki emlakçılık müessesesi orada yok. Merkezi bir sistemden yürütülüyor ve ev kiralamak isterseniz bu sisteme kaydoluyor ve bazen sıranın size gelmesi için yıllarca bekliyorsunuz. Sıra size geldiğinde de boş durumda olan evler size gezdiriliyor ve fiyatını beğenirseniz, evi tutabiliyorsunuz.

Son olarak güvenlik mevzusundan bahsetmek gerekirse, Amsterdam'ın bende yarattığı izlenim, beklenenin aksine güvenli bir şehir olduğu yönündeydi. En azından merkez bölgesi itibariyle. Çünkü evlerde bizdeki demir parmaklıklar olmamasına rağmen, pek çok giriş katının geceleri dahi pencerelerini açık bıraktıklarını gördüm. Ayrıca, sokak ortasında birinin gelip size çatması pek olası değilmiş gibi geldi bana. Ama yine de özellikle burada yaşayan göçmenlerden dolayı ciddi bir hırsızlık riski olduğu söyleniyor. Turist olarak geziyorsanız, sırt çantanıza mutlaka dikkat edin. Sonuçta burası da büyük bir şehir ve tedbirli olmakta fayda var.

Amsterdam'da dikkatimi çeken bir diğer konu da havanın çoğunlukla yağışlı olması. Gerçi bu duruma Trabzon'dan alışığım ama asıl ilginç olanı saat 23.00'te bile havanın aydınlık olması. Ülke oldukça kuzeyde kaldığı için yazları günler uzun oluyor. Kışları da durum tam tersine tabi. Kışın havanın sabah 9.00'dan sonra aydınlandığı da oluyormuş. Amsterdam'da dikkatimi çeken kültürel bir konu var ki o da çoğu batı ülkesinin aksine burada insanların kucaklaşırken 3 kere öpüşmesi.

Yemek mevzusuna gelince biraz sıkıntılı bir durum var. Çünkü yemekler genelde pahalı. Doyacak bir yemeği 10 liradan aşağı yemeniz pek mümkün değil. En ucuz yemek genelde Burger King ve McDonalds menüleri ki onlar da yaklaşık 13-14 liradan başlıyor. Bizdeki 0.5 litrelik su 1.6 € ile 2.2 € arasında değişen fiyatlarla satılıyor. İstanbul'daki fiyatın yaklaşık 0.2 € olduğunu düşünürsek, su olayı da bir sorun ama insanlar musluktan su içiyor. En meşhur yemekleri patates. Bizdeki elma dilimli patatese benziyor ama değişik sosları var. İnce kıyılmış soğan, ketçap ve mayonezle güzel gidiyor. Genelde popcorn kartonlarına benzer bir kartonda servis ediliyor. Sayıları diğer Avrupa şehirlerine göre az olsa da Amsterdam'da da döner ve lahmacun ağırlıklı Türk restoranları var ama hiçbirinde Türkçe bilen birine rastlamadım. Örneğin Viyana'daki Türk restoranları, tamamen Türk çalışanlar ve Türk müşterilerle dolu. Ancak, Amsterdam'daki döneri hiç mi hiç tavsiye etmem. Tadı çok kötü. Bizim et dönerlere hiç benzemiyor. Yine de Avrupalılar arasında oldukça yaygın bir yeri var. Nüfus az olduğundan mı, yoksa insanlar dışarıda yemeyi tercih etmediklerinden mi bilmiyorum ama genelde restoranlar pek de kalabalık değil.
Bora'cım, yazı için Bohem Dünyam olarak teşekkür ediyoruz, yazılarının devamını da bekliyoruz.. Akilli ol..